Güncel

Devrimci Bir Perspektiften: Mutlak Butlan, Kayyum ve Klik Savaşı

Geçen yıl Ekrem İmamoğlu'nun tutuklanmasıyla ivme kazanan, ardından çeşitli CHP'li belediye başkanlarına yönelik operasyonlarla derinleşen süreç; AKP-MHP iktidar kliğinin yalnızca muhalefete değil, burjuva siyasal alanın kendisine de tahakküm etme iradesinin açık bir göstergesidir.

Burjuva partiler arası klik çatışması uzun zamandır sürmektedir; ancak son dönemde bu çatışma yeni bir boyut kazanmıştır.

Geçen yıl Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla ivme kazanan, ardından çeşitli CHP’li belediye başkanlarına yönelik operasyonlarla derinleşen süreç; AKP-MHP iktidar kliğinin yalnızca muhalefete değil, burjuva siyasal alanın kendisine de tahakküm etme iradesinin açık bir göstergesidir.

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin CHP’nin 38. Olağan Kurultayı’na verdiği “mutlak butlan” kararı bu sürecin son halkasıdır. Bu karar; kurultayın hukuken geçersiz sayılması, seçilen parti yönetiminin düşürülmesi ve hukuki durumun kurultay öncesine döndürülmesi anlamına gelmektedir.

Pratikte CHP’ye atanmış bir kayyumdur bu. Faşist iktidarın uzun yıllardır sürdürdüğü politikaların mantıksal bir devamıdır.

Kayyum politikasının her somutlaşması, halkın iradesine vurulmuş doğrudan bir darbedir. Bu nedenle saldırıyı bu boyutuyla reddetmek zorunludur. Ne var ki bu ret, CHP’ye dair herhangi bir yanılsamayla malul olamaz. CHP, faşist TC devletinin kurucu partisidir; onlarca yıl boyunca bu devletin şekillenmesinde, Kürt ulusuna ve işçi sınıfına yönelik baskı politikalarında aktif rol üstlenmiştir.

Bugün de aynı komprador burjuva düzenin, aynı sömürü mekanizmasının temsilcisi olmayı sürdürmektedir. Dolayısıyla yaşanan çatışma; halk adına daha iyi bir yönetim için değil, devlet olanaklarının ve iktidar ayrıcalıklarının hangi klik tarafından kullanılacağı üzerinedir.

AKP-MHP kliğinin nihai hedefi açıktır: Erdoğan’ın kendi ifadesiyle “yerli ve milli muhalefet” inşa etmek, yani CHP’yi mevcut iktidara gerçek bir alternatif olmaktan çıkarıp “majestelerinin muhalefeti”ne dönüştürmek. Uzun yıllardır Kürt ulusal siyasetini fiilen tasfiye etmeye yönelik yürütülen politikadan bu süreç nitelikçe farklıdır: biri bir halkın kimliğini, örgütlülüğünü ve siyasal varlığını imha etmeyi hedeflerken, diğeri bir burjuva muhalefet partisini ehlileştirmeyi amaçlamaktadır. Her iki saldırı da aynı faşist devlet aygıtının ürünüdür; ancak bu farkı görmek, doğru siyasal tutum alabilmek açısından zorunludur.

Tüm bu saldırıların beslendiği zemin ekonomik kriz ve kronik yönetememe halidir. Emperyalizme bağımlı komprador kapitalist düzen derinleşen bir çıkmaz içindeyken işçiler ve emekçiler artan sömürü ve güvencesizlikle baş başa bırakılmaktadır.

Bu ekonomik kuşatma yalnızca sınıfsal değil, toplumsal bir baskı rejimiyle iç içe geçmektedir: Başta Kürtler ve Aleviler olmak üzere ezilen ulus ve inançlara yönelik saldırganlık derinleşmekte; kadınlar ve LGBTİ+ bireyler “aile yılı” söylemi ve buna eşlik eden yasal düzenlemelerle sistematik biçimde hedef alınmaktadır. Rejim, kendi yarattığı krize yanıt olarak daha fazla baskı üretiyor; kitlelerden yükselen öfkeyi bastırabileceğini zannediyor.

Ve kesinlikle yanılıyorlar! Her biriken öfke yarının daha büyük isyan patlamalarının habercisidir. Önemli olan şey, yarın kitleler sokakları doldurup taşırdığında devrimcilerin ne kadar hazırlıklı olduğu ve kitlelerin isyanını doğru noktalara kanalize edebilmesinde yatıyor.

Bu baskı politikasının uluslararası bir boyutu da vardır. 7-8 Temmuz’da Ankara’da gerçekleştirilecek NATO zirvesi, iktidarın “iç cepheyi tahkim” hamlesinin zaman çizelgesini doğrudan belirlemektedir. TC devleti, emperyalist efendilerine “sorunsuz Türkiye” imajı sunmak için her türlü muhalefet dinamiğini zirveden önce bastırmayı, kontrol altına almayı hesaplamaktadır.

Mutlak butlan kararının bayram tatilinin hemen öncesine denk gelmesi dahil, sürecin bu denli hızlandırılması bu hesabın dışında okunamaz.

Bu tablo karşısında devrimcilerin görevini doğru belirlemek elzemdir. 19 Mart süreci bu açıdan öğretici bir örnek sunmaktadır: Halk kitlelerinin ekonomik kriz ve faşist baskıdan beslenen sokak öfkesinin kitleleri harekete geçirdiği o süreçte, CHP bu enerjiyi sandığa yönlendirerek fiilen pasifize etti. Sınıf karakteri gereği kitlelerin sokaklarda örgütlenmesinin kendi iktidar perspektifine de zarar vereceğini bilen CHP, devrimci momentumu düzenin sınırları içinde eritti.

Bugün de aynı mekanizma işlemektedir: Sokakta filizlenebilecek direnişin önü erkenden kesilmekte, kitleler “kontrollü” bir mobilizasyonla kendi mitinglerine tabi kılınmak istenmektedir.

Devrimcilerin klik dalaşına yedeklenme gibi bir görevi yoktur ve olamaz. Ancak bu, kitlelerin hareketlendiği her süreçten geri durmak anlamına gelmez. Kitleler sokağa çıktığında, mücadeleyi yükselttiğinde onların içinde yer almak devrimci bir zorunluluktur. Yapılması gereken şey, bu hareketliliği düzen içi çözümlere değil devrimci bir kanala akıtabilmektir.

Bugünkü görev açıktır: Faşist saldırılar karşısında örgütlü direnişi büyütmek, kayyumlara, tutuklamalara ve devlet terörüne karşı mücadeleyi yükseltmek, kitleler içindeki çalışmayı derinleştirmek. Yarının daha büyük isyan dalgalarına hazırlıklı olmak için bugün kitlelerden öğrenmek, öğrendiklerini kitlelere taşımak ve devrimci örgütlülüğü büyütmek -bu, üstlenmemiz gereken sorumluluğun özüdür.

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Diğer içerik
Kapalı
Başa dön tuşu