
Mehmet Şimşek’in kısa aralıklarla yaptığı bu açıklamaları yan yana koymak bile, ülkemizde ezilen emekçi sınıfların hangi koşullarda yaşam mücadelesi verdiğini anlamaya yetiyor. Sadece yukarıdaki rakamlarla yapılan basit bir hesaplama, enflasyon karşısında asgari ücretin yılın ilk dört ayında 4.110 lira eridiğini ortaya koyuyor. Tüm emekçilerin asgari ücrete – dolayısıyla asgari bir yaşama – mahkûm edildiği bugünlerde 4.110 lira, çok büyük bir kaybı ifade ediyor. Bu durum, geniş kesimlere açlık sınırının altında bir yaşam dayatıyor.
M. Şimşek göreve geldiğinden beri Türkiye’de dezenflasyonist bir ekonomi programı uygulanıyor. Programla enflasyonu düşürmek ve refaha ulaşmak gibi hedefler propagandası yapılsa da; faizleri yükseltmek, kamu harcamalarını kısmak gibi “tedbirlerin” yanında iktidar, esas olarak işçi ücretlerine saldırarak yol almaya başladı. Emeklilerin, kamu çalışanlarının, tüm ezilenlerin ve işçi sınıfının ücretleri enflasyonun baş sorumlusu ilan edildi; böylece “enflasyonla mücadele” söylemi, “işçi ücretleriyle mücadele” olarak ele alındı.
M. Şimşek’in üç yıla yakındır savunduğu ve uyguladığı dezenflasyonist politikanın sonucunda ise enflasyonun gerilemesi bir yana; ücretlerdeki erimeyle birlikte hayat pahalılığı, geçim sıkıntısı ve işsizlik giderek arttı ve artmaya devam ediyor. Ne var ki M. Şimşek, halka aynı hikâyeyi tekrar tekrar anlatmakta sakınca görmüyor. Bu hikâyenin ana teması: Enflasyon düşecek, Türkiye refaha kavuşacak vb. Ama gerçek böyle değil. İddialı, süslü cümlelerle savrulan vaatler gerçekleşmiyor. Bugün enflasyon, M. Şimşek’in iddia ettiği gibi %20 ya da %30’un altına düşmüş değil. Tam tersine, asgari ücretli maaşından 4.110 lira kaybetti. Son dönemde kamuoyuna yansıyan verilere göre Nisan 2026 itibarıyla açlık sınırı 34.586 TL’ye, yoksulluk sınırı 112.660 TL’ye ulaştı. Mutfak enflasyonu ise aylık %5,47, yıllık %43,90 seviyesine çıktı.
İşsizlik rakamları milyon milyon artıyor
Yüksek faizle uluslararası sermayeye kaynak aktarmak, ücretleri sürekli baskılamak ve geriletmek, emekçilere giderek yaygınlaşan işsizlik olarak geri dönüyor. Örneğin Mart 2025’te 11.730.000 olan gerçek işsizlik rakamı, 1 milyondan fazla artarak 12.850.000 kişiye ulaştı. “İşsizlik kervanı” derken kastedilen tam olarak budur: Görece küçük rakamlarla bir artıştan değil, milyon milyon yaşanan bir artıştan bahsediyoruz.
Artık hiçbir güvenilirliği kalmayan TÜİK verileri bile “Şimşek Programı” denen ücretlere saldırı politikasının aslında işe yaramadığını ortaya koyuyor. Açıktır ki bu programın asıl amacı, krizin ve ekonomik zorlukların faturasını doğrudan işçi sınıfına, emekçilere, alın teriyle geçinen herkese yıkmaktı. Yerine getirilen tek vaadin bu olduğunu söylemek ne yanlış ne de abartı olur.
Bu cephede bunlar yaşanırken, Knight Frank tarafından yayımlanan “The Wealth Report 2026” verilerine göre Türkiye’de 30 milyon dolar üzeri servete sahip kişi sayısı son beş yılda yaklaşık %93,5 artarak 2.174’ten 4.208’e çıktı. Yani aramıza 2 bin yeni süper zengin katıldı. Yukarıdaki rakamlar düzenli artan yoksulluğu gösterirken; 1.100.000 yeni işsiz ve aileleriyle birlikte neredeyse 3-4 milyon insan (yaklaşık 3,4 milyon) geleceksizlik ve işsizlik çukuruna yuvarlanırken, bu iki rakam arasındaki zıtlık aslında bir çelişki değildir. Zira 2 bin kişinin zenginliği, 1 milyon insanın yoksulluğu ile doğru orantılıdır. Geçtiğimiz haftalarda Ankara’da devam eden ve kazanımla sonuçlanan Doruk Maden işçilerinden birinin sarf ettiği şu cümle, işçi sınıfının durumunu özetliyor: “Kölelikten işçiliğe geçmeye çalışıyoruz!”
Bizim yoksulluğumuz, onların zenginliği!
Diğer yandan iş cinayetleri de artıyor. İSİG verilerine göre 2026’nın ilk üç ayında en az 423 işçi hayatını kaybetti. Sadece Mayıs ayının ilk üç gününde –altısı 1 Mayıs’ta ve biri MESEM’li olmak üzere– 10 iş cinayeti yaşandı. İş cinayetlerinin yanı sıra, işçi hakları açısından dünyanın en kötü 10 ülkesi arasında olan Türkiye’de M. Şimşek programıyla, eylem yapan işçi ve emekçilere yaklaşımın sertleştiğinin altını çizmek gerekir. “Şimşek Programı” pürüzsüz devam etsin diye hakkını arayan her emekçinin başına kolluk sopası indi. Bunun son örnekleri Doruk Maden işçilerinin Ankara’daki eylemine yönelik saldırılardır. Ayrıca Bir-Tek-Sen Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in, ücretlerini alamadıkları için eylem yapan Sırma Halı işçilerinin direnişine katıldığı gerekçesiyle 16 Mart’ta tutuklanması da bu duruma bir örnektir.
Türkmen’in aşağıdaki ifadeleri, Şimşek Programı’nın hak gaspı, iş cinayeti ve yoksulluk sarmalını özetliyor:
“Şireci başta olmak üzere, işçinin hakkını yemeyen bir tane patron biliyor musunuz? Hepsi işçinin hakkına çöküyor, hepsi işçinin rızkına çöküyor, hepsi işçinin hakkını yiyor, çalıyor. Öyle değil mi? Siz bugüne kadar bu Şireci’de –daha iki ay önce işçinin iki kolu koptu, işçi öldü burada– bir tanesi için hesap soran oldu mu? Olmadı. Bu memlekette patronsanız, zenginseniz, işçinin hakkına çökebilirsiniz, güvenlik önlemi almayıp işçinin ölümüne sebep olabilirsiniz, cinayet işleyebilirsiniz, kimse size hesap sormaz. Bu ülkede yasalar zenginler için geçerli değildir. İşçi hak arayınca sendikacısını tutuklar, copuyla karşısına dikilir, yasak kararı getirir. Öyle değil mi?”
Benzer şekilde İSİG de yaptığı açıklamada, “The Wealth Report 2026” verilerine göre aramıza yeni katılan 2 bin süper zenginin kârının, işçilerin elini, kolunu, gözünü kaybetmesi üzerine kurulu olduğu gerçeğini özetliyor:
“El, kol, parmak, bacak, göz gibi uzuv kayıplarıyla sonuçlanan iş kazalarının sıklığı nedeniyle Gaziantep işçilerinin ‘mezbaha düzeni’ diye adlandırdıkları işleyiş ülke genelinde yaygınlaşıyor. ‘Kaza’ gizleniyor; tedavi özel hastanede kayıtsız ya da ‘bireysel kaza’ kaydıyla yapılıyor. Hastane kaydı olmayan, kolluğa intikal etmeyen ‘kaza’ sonrası işçi adalete ulaşamıyor.”



