
Kaypakkaya yoldaşı anmak, onun devrim ve komünizm ideallerine olan sarsılmaz bağlılık mirasını, aynı kararlılıkla savunmaktır. Onu anmak, devrim ve komünizm mücadelesi perspektifine uygun olarak devrimci kitle çalışmasına yoğunlaşmaktır. “Devrim kitlelerin eseridir” anlayışına uygun olarak, egemen güçlerin çok yönlü ve kapsamlı saldırılarına hedef olan kitlelerin haklı mücadelelerine destek olmak; biriken öfkeyi açığa çıkarıp devrimci bir perspektifle örgütlemektir. 21 Nisan 1973 tarihli savcılık ifadesinde dile getirdiği aşağıdaki düşünceleri, güncel bağlamda koşullara uygun olarak yaratıcı bir tarzda uygulamaktır. Önce Kaypakkaya’nın açıklamalarına kulak verelim: “Silivri’nin Değirmen köyünde vuku bulan toprak işgali hareketinde köylülerin yanında yer aldım. İstanbul cihetinde Demir Döküm, Sungurlar, Horuz Çivi, Petriks pil fabrikası, Ege sanayi, Eas Akü fabrikası çevrelerindeki bir kısım eylemlere daha doğrusu işçi hareketlerine katıldım. Ve işçiler arasında Proleter Devrimci Aydınlığın benimsediği milli demokratik devrim görüşünü yaymaya çalıştım. Ben, grevleri işçi kitlelerini devrime hazırlayan bir okul olarak görüyordum. Halen de bu kanaatim değişmemiştir.
Siyasi, sosyal ve ekonomik baskı ve engellemeler karşısında kitlesel işçi eylemlerinin ekonomik ve demokratik haklar elde etmekten öte kitleleri halk ihtilaline hazırlayan bir yönü vardır. Mesela 15 -16 Haziran olayları bu yöndeki düşünceyi açıkça ortaya koymuştur. Kanaatimce bu olaylar, işçi sınıfının artan siyasi, iktisadi baskılara karşı kitlenin bilinçli bir tepkisidir. Ayrıca bu olaylar üzerinde devrimcilerin işçiler arasında yürüttükleri çalışmalarında geniş ölçüde etkili olduğu kanaatindeyim.” (Bütün Eserler, s. 562)
Her fırsatta ifade ettiğimiz gibi, her şey gelişir ve değişir. Devrimci kitle çalışmasında da kullanacağımız araçlar, başvuracağımız mücadele biçimleri de değişebilir. Burada değişmeyen tek şey, başta işçi sınıfı olmak üzere, devrimde menfaati olan geniş emekçi yığınlara ulaşma ve onları somut talepleri doğrultusunda örgütleme hedefidir. Kaypakkaya yoldaşın köylülerin toprak talepli işgal eylemlerine, işçi direnişlerine, gençlik hareketlerine katılımı bu anlayışın sonucudur. Keza bu ekonomik ve siyasi talepli eylemlerin çoğu, doğrudan sistemi-siyasal iktidarı hedefleyen nitelikte de değildir. Dolayısıyla devrim perspektifinden, siyasal iktidar mücadelesinden yoksun olan bu hareketlere nitelik kazandıracak olan, sınıf bilinçli proleter güçlerin yapacağı iradi müdahalelerdir. Kaypakkaya’nın “işçileri devrime hazırlama”, “devrim propagandası yapma” söylemleri, sınıf bilinçli proleter güçlerin bu tür hareketlere müdahaledeki ana görevlerini özetler niteliktedir. Bu görevleri, gözardı eden her müdahale, reformizmin bataklığına doğru yol alır. Yine Kaypakkaya’nın söylemiyle “kitleleri halk ihtilaline hazırlamak” ancak kitlelerin bu ekonomik ve siyasi taleplerini dikkate alan devrimci bir çabayla mümkün olabilir. Çünkü kitlelerin bu somut taleplerini gözardı eden ve kendi gündemini kitlelere dayatan hiçbir çaba, somut devrimci bir sonuç vermez. Bilakis, bu yönlü yapılan çağrılara-dayatmalara kitleler kayıtsız kalır. Dolayısıyla kitlelere sınıf bilincini taşımak, onlarla somut talepleri doğrultusunda kurulacak ilişkiyle başlar. Bu nedenle, devrimci kitle çalışmasında kitlelerin somut taleplerini dikkate almak, taleplerde farklılaşmalar olunca, yeni duruma uygun olarak propaganda ve mücadele araçlarını devreye sokmak, somut koşullara uygun olarak pratik tutum geliştirmenin en özlü ifadesidir.
Örneğin, öncelikle işçi, gençlik, kadınlar gibi devrimde menfaati olan tüm ezilen güçlerin somut talepleri konusunda netlik sağlamalıyız. Sözgelimi, Kaypakkaya döneminde köylülük nüfusun ağırlıklı bir bölümünü oluşturuyordu. Ve toprak talepli eylemler, kırsal alanlarda öncelik kazanıyordu. Bugün ise nüfusun ağırlık merkezini köyler değil, şehirler oluşturuyor. Keza köylülerin taleplerinde de esas olarak farklılaşma var. Köylüler, emperyalistler ve işbirlikçi tekellerin yaşam alanlarına dönük saldırılara karşı doğayı, suyu, havayı koruma mücadelesi içindedir. Kısacası, çevre hareketleri-çevreyi koruma mücadelesi kırsal nüfusla ilişkilenmenin öncelikli sorunu haline gelmiştir.
Keza, devrimden menfaati olan köylülerle bu somut talepler üzerinde ilişki kurmak, mevcut siyasal iktidarı, emperyalist tekelleri hedefleme bakımından devrimci harekete belli avantajlar sağlamaktadır. Doğanın tahribatı, yani köylülerin yaşam alanlarına müdahale, dünyanın faklı coğrafyalarında emperyalist tekellerin oynamış olduğu yıkıcı rol, bütün çıplaklığıyla karşımızdadır. Bu nesnel tablo üzerinden anti-emperyalist mücadele eksenli propagandaya yoğunlaşmak, emperyalistlerin ekonomik, siyasi saldırılarına hedef olan toplumun farklı emekçi kesimlerini biraraya getirecek birleşik bir mücadele hattı örgütlemek somut bir görevdir.
Yine devrimcilerin asıl görevi; kendiliğinden veya kısmen örgütlü tarzda açığa çıkan işçi direnişlerini, köylü, gençlik hareketlerini destekler müdahalelerde bulunmak değildir. Asıl olan, bu yönlü çelişkilerin yoğun olarak yaşadığı üretim alanlarında tabana dayalı örgütlenmelerle direnişler örgütlemektir; işçi ve emekçiler içinde sınıf bilincine ivme kazandırmaktır.
Tabii ki, kendiliğinden gelişen eylemlere-direnişlere müdahalede kalıcı ilişkiler yakalama ve bunlar üzerinde iş yerlerinde örgütlenmeler yaratmak mümkündür. Ama başta işçi sınıfı olmak üzere, devrimde menfaati olan ezilen-emekçi sınıflara dönük çalışmada, çelişkilerin en yoğun olarak yaşandığı üretim alanlarına, işçi ve emekçilerin yoğunluklu olarak yaşadığı semtlere öncelik vermek, hedefli-planlı bir çalışma için atılması gereken ilk adımdır. Devrimci çalışmada, baskıdan, sömürüden kaynaklı yaşanan çelişkilerin düzeyini hesaba katmadan, salt var olan belli ilişkilerden hareketle çalışma alanları belirlemek, çoğu zaman ortaya üretken bir sonuç çıkarmaz. Yıllara dayalı emeklerin sonuçsuz kalarak tükenmesine yol açar. Hiç kuşkusuz, sınıfa dönük çalışmalar, sabırlı ve istikrarlı bir çabayı gerekli ve zorunlu kılar. Bu nedenle, kısa vadeli yüzeysel yaklaşımlarla sonuç alıcı beklentiler içine girmek, sübjektif bir yaklaşımdır.
Devrimcilik, düzenin çizdiği sınırları aşmakla başlar
Emperyalist kapitalist sistemin krizinin derinleştiği ve emperyalist savaş tehlikesinin artığı, yoksulluk ve sefaletin bir bulaşıcı hastalık gibi, geniş emekçi yığınları sardığı bir dönemden geçiyoruz. Tüm bu saldırılara karşı tepkilerimizi sistemin çizmiş olduğu sınırlar çerçevesinde dile getirmek, özünde hiçbir şey yapmamaktır. Diğer bir ifadeyle, egemen güçleri örgütlenen öfkemizin sınırlarının belirlenmesine objektif olarak dahil etmektir. Egemenlerin izin verdiği ölçüde öfkelerin örgütlenerek tepkilerin dile getirildiği yerde, devrimci fikirler yeşermez. Çünkü, devrimcilik sistemin çizdiği sınırları aşmakla başlar. Devrim, mutlu bir azınlığın çürümüş-kokuşmuş sistemini devrimci şiddetle tarihin çöplüğüne gömme eylemidir. İşçi ve emekçiler böylesi tarihsel bir eyleme sistemin çizmiş olduğu sınırlar içinde hazırlanamaz. Burada asıl olan, eylemin haklılığı ve meşruluğudur. Egemen sınıfların çıkarlarını korumakla yükümlü olan yasaların çizdiği sınırlar değildir.
Tabii ki, devrimciler, burjuva egemenlik sistemin hüküm sürdüğü bir dünyada reformlar uğruna mücadeleyi yadsımaz. Ama her koşulda reformlar uğruna mücadeleyi devrim perspektifine hizmet etme anlayışıyla ele alırlar. Devrim perspektifinin karartıldığı, işçi ve emekçilerin ekonomik ve siyasi taleplerinin sistemin çizmiş olduğu sınırlar çerçevesinde ele alındığı bir yerde, Kaypakkaya’nın söylemiyle, “kitleler halk ihtilaline hazırlanamaz.” Devrimci düşünceler, devrimci fikirler ezilenler cephesinde güçlü bir karşılık bulamaz.
Emperyalist saldırganlığın-savaş tehlikesinin artığı, işçi ve emekçiler cephesinde ekonomik ve sosyal yıkımların gün geçtikçe büyüdüğü bir dönemde, kitlelerin yüzünü sokaklara çevirmesi yönünde çağrılarda bulunmak, fiili ve meşru direnişlerde ısrar etmek, dönemin ruhuna uygun devrimci bir duruş sergilemek anlamına gelir. 1 Mayıs’ın bu bilinçle kutlanması, onun tarihsel ruhuna uygun olarak alınan bir tutumun özlü ifadesidir. Devrimci güçlerin Taksim’de 1 Mayıs’ı kutlama ısrarlarını da bu çerçevede okumak gerekir.
Dahası Türk egemen sınıflarının estirmiş olduğu bu faşist terörü dizginlemek ancak fiili meşru bir mücadele hattını örmekle olur. Bu eksenli bir direniş hattı, egemen sınıfların yaymaya çalıştığı korku mikrobunun etki alanını daraltır. Fiili ve meşru direnişler yaygınlık kazandıkça, kitlelerdeki sistem dışı mücadele eğilimleri giderek gelişir. Pratiğin değiştirici-dönüştürücü gücü budur.
Böylesi süreçlerde devrimci öncünün ortaya koyacağı çaba, kitlelerin açığa çıkan bu öfkesinin devrimci kanala akmasını da sağlar. Sürecin öznesi olan kitlelerin devrimcileşmesi, kalıcı örgütlenmelerin özneleri haline dönüşmesi ancak böylesi bir pratikle mümkün olabilir. Aksi takdirde açığa çıkan öfke, yeniden sistemin çizmiş olduğu sınırlar içine dönerek kendiliğinden sönümlenir. Tüm bu sonuçlar, reformizmin burjuva egemenlik sistemine sunmuş olduğu hizmeti özetler niteliktedir. Bu reformist mikrobun kitlelerin öfkesini yatıştırmasını engellemenin yolu, işçi, köylü, gençlik, kadın, LGBTİ+ vb. toplumun tüm diri ve dinamik kesimlerinde yükselen tepkileri devrimci bir perspektifle örgütlemekten geçer. Bu müdahale yalnız kendiliğinde gelişen kitle hareketleriyle sınırlanamaz; bilakis, asıl olması gereken üretim alanlarında-iş yerlerinde tabana dayalı kalıcı örgütlenmeler yaratmaktır. İşçi ve emekçileri örgütlemenin aracı olan sendika vb. kitle örgütlerinde sendikal bürokrasiyi tarihin çöplüğüne gömmektir. Tüm bu görevler, sınıf bilinçli bir duruşla, siyasal iktidar mücadelesi perspektifiyle ele alındığı oranda başarılır.



