
İbrahim Kaypakkaya’nın Amed Hapishanesi’nde 18 Mayıs 1973’te işkencede katledilmesinin 53. yıldönümündeyiz. Bu zaman dilimi içerisinde dünyada ve coğrafyamızda pek çok gelişme yaşandı. Bunlar biliniyor. Gelinen aşamada 21. yüzyılının ilk çeyreğini de geride bıraktığımız koşullarda, coğrafyamız işçi sınıfı ve emekçi halkı açısından ağır bir süreçten geçiyor. Bu da biliniyor.
Evet, koşullar ağır ve gittikçe daha da ağırlaşıyor. Nedir bu ağırlaşan koşullar? İşçi ve emekçiler daha fazla yoksulluğa ve sefalete itiliyor. Açlığa mahkum ediliyor ve iş cinayetlerine kurban ediliyor. Kadınlar ve ezilen cinsler kırıma uğruyor. Kürt ulusu ve ezilen milliyetler, Aleviler ve diğer inançlar baskı altında. En ufak hak mücadelesi ve demokrasi talebi bastırılıyor. Bırakalım hak talebini, tam bir yüzsüzlük ve pişkinlikle -Doruk Madencilik işçilerinin eyleminde tanık olunduğu gibi- işçilerin kazanılmış hakları ve geçmiş ücretleri dahi ödenmiyor. Göçmen bir işçi kaçak madende çalışırken yaralandığı halde hastaneye götürülmüyor ve tam bir pervasızlıkla yakılarak katlediliyor. Halk gençliğine yönelik geleceksizleştirme saldırısı sürdürülüyor. Kapitalizmin aşırı kâr hırsı uğruna yaşadığımız çevre ranta açılıyor ve doğa talan ediliyor. “Doğal felaket” adı verilen ve gerçekte alınacak önlemlerle en az hasarla geçiştirilebilecek depremlerde on binlerce insan katledilmeye devam ediyor. Sokak hayvanları hedefe konuluyor ve katledilmeleri için fetvalar çıkarılıyor vb.
Kısacası, somut koşullar, insan yaşamı başta olmak üzere, işçi sınıfı ve emekçi halkın çalışma ve yaşam koşulları ve canlılar ve doğa açısından tam bir “günü kurtarma” olarak yaşanıyor. Bir avuç zengin dışında kalanlar için yaşam en temel insani ihtiyaçların karşılanması için “dokuz altı yollarında” geçiyor. Özetle “günler ölüm haberleriyle geliyor” ve şimdilik ufukta bu tabloyu kökten değiştirecek kitlesel bir irade görünmüyor. Devrimci ve komünist hareketin kitle bağları son derece zayıflamış durumda. Kimi direnişler “çoban ateşi” olmaktan öteye gidemiyor. Eldekiler korunup daha ileride mevziler kazanılamıyor.
Bu olumsuz tabloyla birlikte şu da bir gerçek ki; ülkemiz koşullarında bundan daha fazlasını yaşayacağımız da ortadadır. Zira uluslararası kapitalizm kriz ve dalaş içinde, Üçüncü Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın ayak seslerini duyumsuyoruz. “İç cepheyi tahkim etme” adı altında sürdürülen politika, burjuva kliklerin kendi arasındaki dalaşta bile baskı, tutuklama ve itibarsızlaştırma saldırılarıyla sürüyor. Kendi sınıfına bunu yapanların işçi sınıfı ve emekçi halka, devrimci ve komünistlere neler yapacağı ortadır. Bu konuda net olmak gerekiyor. Ki tarihsel tecrübeyle bu deneyim fazlasıyla sabittir. TC devleti, halka karşı örgütlenmiş bir suç örgütlenmesidir.
Zorluklar ve koşullar, tasfiye etmenin ve teslim olmanın zeminini hazırlamak için sunulmaktadır. Uluslararası alanda yaşananlar ortadadır. Apaçık yalanlar söyleyip, canlı yayın eşliğinde soykırım ve katliamlar gerçekleştirilmektedir. İtiraz edenler ise kapitalist devlet aygıtının takibine ve terörüne maruz bırakılmaktadır. Coğrafyamızda ise faşizmin katliamları, baskı ve terörü hız kesmeden sürdürülüyor. Sömürünün yoğunlaşmasının yanında her gün iş cinayetleri yaşanıyor, kadın cinayetleri vaka-i adiyeden sayılıyor. Bu koşullara itiraz eden, iktidar ve devlete karşı ağzını açanın kapısında polis beliriyor, hapishaneler Cumhuriyet tarihinin en kalabalık nüfusunu barındırıyor.
Kısaca, burjuvazi en genel anlamıyla muhalefete tam teslimiyet dayatmaktadır. Bu anlamıyla, şaşırtıcı bir durum söz konusu değildir. Ezen sınıfın ezilen sınıflar üzerindeki baskı aracı olan devlet, kendi rolünü oynamaya devam etmektedir. Ancak koşulların sadece bundan ibaret olmadığı da açıktır. Sistemin dışında ve karşısında yer alanlara yönelik tasfiye ve teslimiyet sadece burjuvazi tarafından değil, bizzat “sınıf ve halk dostu” görünen reformist ve legalist anlayışlardan da geliştirilmektedir. Bu anlayışlar, yukarıda kısaca özetlediğimiz tablonun nedenini yok sayıp, “bozuk düzende sağlam çark olmaz” deyiminin tam aksine, düzenin iyileştirilebileceğini vaaz etmektedir.
Öte yandan şu da bir gerçektir: Düşman saldırıları ve sınıf işbirlikçisi, yasalcı ve reformist anlayışların sınıflar mücadelesi pratiği içinde bir gerçeklik olması demek aynı zamanda bu çelişkinin diğer yönünün ortaya çıkması ve gelişmesi demektir. “Bir, ikiye bölünür.” Ölümün olduğu yerde yaşam vardır. Ezenin olduğu yerde ezilen vardır. Baskının olduğu yerde, direniş gelişir. Bu, dün de böyleydi, bugün de böyledir ve yarın da böyle olacaktır.
Dolayısıyla, dünün olumsuz koşulları, sömürü ve baskı politikalarına karşı işçi sınıfı ve emekçi halkın hareketi gelişmiştir. Kitle hareketlerinin gelişimi beraberinde “buzu kırıp yolu açmıştır”. Tıpkı benzerleri gibi İbrahim Kaypakkaya’nın komünist bir önder olarak gelişimi, bu koşullar içinde değerlendirilmelidir. Kaypakkaya’nın tarih sahnesine çıkış süreci, ilki elbette sınıf mücadelesinin ayrıştırıcı pratiği içinde yer alması ve mücadele içinde yoğrulması; ikincisi de buna paralel olarak ideolojik olarak doğru hattı inşa mücadelesine girişmesidir. Bu amansız mücadele, modern revizyonizme, reformizme ve bunun siyasi arenadaki yansıması olan legalizme ve pasifizme karşı bayrak açmasıdır.
İçinden geçtiğimiz süreçte dersimiz budur. Baskının olduğu yerde direniş olduğu gerçeğinden hareketle halkın mücadelesinin içinde olmak! Bu mücadeleden devrimci sonuçlar çıkarmak! Başka bir seçenek devrimciliğe dair değildir.
Kaypakkaya’nın kısa yaşamı ne ifade ediyor?
Kaypakkaya, Marksizm’in temel ilkelerine dayanarak, çağdaşlarıyla ideolojik mücadele vermiştir. Ancak bunu mümkün kılabilmesi için önce kitle hareketleriyle ilişkilenerek, en ileri kitlelerle buluşması, örgütlemesi ve değiş(tir)me eylemi içinde doğru bir tarzda yer alması gerekmiştir. Bu onun tarihin doğru tarafında olmasını sağlayan devrimci yönteminin doğrudan sonucudur. Bu sayede coğrafyamız sınıf mücadelesi içinde ideolojik, siyasal ve örgütsel önderliği doğru tarzda ele alabilen ender kişiliklerden birisi olarak tarihteki yerini almıştır.
Komünist Parti’yi oluşturmanın önderliğine soyunması, toplumsal hareketlenmeler içinde işçi sınıfının önderliğini doğru tahlil etmesi, Marksizm-Leninizm-Maoizm (MLM) ideolojisinden yana tereddütsüz saf tutması, Türkiye devriminin niteliğini ve yolunu açığa çıkarması, ülke tarihi, “Milli Mücadele” dönemi ve Kemalizm, milli mesele ve revizyonizmin ülkemizdeki aldığı biçimler vb. net ve doğru tutum almasıdır. Bu pratik, İbrahim yoldaşın kısa yaşamı, diyalektik materyalist bir yöntemin nasıl işlediğini, nasıl bir dönüşüm içine girdiğini net olarak ortaya koymaktadır. İçine girdiği toplumsal pratiğin ortaya çıkardığı sonuçları, devrimci bir teoriye dönüştürme ve bunu tekrar tekrar kitlelerle buluşturması, Kaypakkaya’yı ’68 gençlik hareketi içinden TKP-ML’nin kurucu önderi olmasına kadar vardırmıştır. Günün toplumsal ve siyasal gelişmeleri içinde kitlelerden kitlelere temel ilkesinden hareket etmiş ve en ileri kesimleri proletarya partisinin temel dayanağı haline getirmiştir.
Kaypakkaya’nın yaşamı bu anlamda diyalektik ve tarihsel materyalizmin nasıl uygulanması anlamında muazzam bir örnektir. Bu nedenle emperyalizme, faşizme (Kemalizm bağlamında), ulusların Özgürce Ayrılma Hakkı ve devrimin yolu meselelerinde net çizgiler çekebilmiştir. Daha önce benzer tezler ileri sürenlerin farklı kulvarlara savrulduğu da bir gerçektir. Nedir ki, Kaypakkaya’yı öncellerinden ayıran ise söylemin devrimci teori ile kristalleşmesi ve sonraki dönemlerde devrimci pratiklerle geliştirilmesidir. Devrimci pratiğin çağımızın ileri bilimi olan MLM bilimiyle başarılı bir şekilde sentezleyebilmesidir.
Dolayısıyla Kaypakkaya’nın pratiği ve tezlerinin önemi sadece sınıf düşmanlarına yönelik değil, aynı zamanda kendi dönemine kadar yaklaşık yarım asırlık zaman diliminde “komünizm” adına savunulagelmiş sınıf işbirlikçisi tezleri de yerle bir etmesindedir. Başta modern revizyonizm olmak üzere, oportünizme ve döneminde revaçta olan, devrimin işçi sınıfının önderliğinde halk kitlelerinin mücadelesine değil de bir avuç aydına ve “ordu”ya havale eden görüşlere karşı, açık ve net bir biçimde tavır almıştır.
İbrahim yoldaşın hayatı aynı zamanda legalizme ve parlamentarizme karşı bir mücadeledir. Yukarıda bahsedilen döneminin zorluklarını bizzat deneyimlemiş birisi olarak, (bazı noktalarda daha zorlu koşullarda) bir komünist partinin yaratılmasını sağlayabilmiştir. Denebilir ki, o dönemin koşullarında başta öğrenci gençliğin anti-emperyalist mücadelesi olmak üzere, işçi sınıfının grev ve direnişleri, köylülüğün toprak işgalleri ve toplamda halk kitlelerinin mücadelesi daha kitlesel boyuttaydı vs. Fakat aynı dönem, Deniz Gezmiş veya Mahir Çayan ya da bir başkasını komünist sıfatıyla karşımıza çıkarmadı.
Kaypakkaya sınıf mücadelesinin içinden birisi olarak, toplumsal pratiği MLM bir tarzda devrimci teoriyle birleştirebilmiş, bu sonuçlardan hareketle halkın daha ileri düzeyde örgütlenmesi ve devrimin gerçekleştirilebilmesi için anahtar bir rol alan komünist örgütlenme konusunda netleşmiştir. Bu devrimci sonuçlardan birisi olan, 15-16 Haziran direnişinden çıkarılan dersler bile tek başına ne söylenmek istendiğini ortaya koymaktadır.
Dolayısıyla İbrahim Kaypakkaya’nın kısa mücadele yaşamından çıkarılacak ders, onun devrimci yöntemi, sözü ve eyleminin birliği, iddiası ve cüretidir.
İbrahim Kaypakkaya’nın açtığı yoldan…
Şimdi günümüzde, Kaypakkaya’nın ardılları olarak sürece yaklaşımda nerede durduğumuzu daha net sorgulayabiliriz. Tek başına 1 Mayıs pratiğinden ne ders çıkardığımıza bakmak dahi burada net sınırlar çekmeye yeter. Bilinmekte ve çokça bahsi edilmektedir. 19 Mart süreciyle birlikte başta halk gençliğinin hareketlenmesi olmak üzere kitlelerin mücadelesinin, TC devletinin “kurucu partisi” olan muhalefetteki hakim sınıf partisinin dahi “sola kayması”na yol açmıştır. Kuşkusuz bunda iktidarın baskılarının etkisi olmakla birlikte, asıl olan kitlelerin eskisi gibi yönetilmek istememesidir.
Gelinen aşamada CHP’nin dahi “kahrolsun emperyalizm” sloganı atmak zorunda kalması ne demektir? İşçi sınıfının ve emekçilerin gittikçe artan, legal ve pasifist sınırları zorlayan hak arayışları karşısında, daha ileride bir duruş sergilemek ne anlama gelir? Ya da Marksizm Leninizm Maoizm’in temellerine yaslanarak ileri kitlelerle buluşmak ne anlam ifade eder?
Bugün ortaya konan hattı, bu soruların cevaplarını daha net vererek sağlamlaştırabiliriz. Komprador burjuvazinin çizdiği sınırları yerle yeksan etmek demek, fiili ve meşru direniş ve mücadele sınırsızlıklarımızı kendimizin ortaya koyması demektir. Demek istenen, işçi, emekçi ve tüm ezilen kesimlerin daha direngen olduğu koşullarda, Kaypakkaya’nın ardıllarının görevi bu en ileri hareket ile bütünleşmek ise, onların durduğu yeri doğru tahlil etmektir. İleri kitlelerin durduğu yeri, nesnel koşulları geri düzeyde tahlil ettiğimizde devrimci sonuçlara ulaşamayız. Bu da, ideolojik olarak reformizme, legalizme, pasifizme karşı net bir duruş sergilenememesini doğurur. Bu netlik sağlanmadan ileri kitlelerin örgütlenmesi sağlanamaz. 1 Mayıs Taksim pratiği bu anlamda ileri kitle ile buluşma arenası ve çizgi sorunu konusunda net tutumu ifade etmiştir. Şimdi bunu besleyen ardı sıra adımları örgütleme zamanıdır.
Şimdi faşizmin bütün baskı, tutuklama saldırılarına rağmen örneğin Temmuz başında Ankara’da toplanacak NATO zirvesine karşı en ileri kitlelerle ilişkilenme, kitlelerin anti-emperyalist anti-faşist yönelimiyle buluşma ve bu pratikten devrimci sonuçlar çıkarma zamanıdır. Sonuçlar aynı zamanda örgütlenmeyi de içerir ve içermek zorundadır.
Bugün emperyalizmin, faşizmin ve burjuvazinin halkın silahlı direniş hakkına yönelik olumsuz açıklamalara tanık oluyoruz. Evet, Ortadoğu ve Uzak Asya’nın komünist, devrimci, ilerici ve direnişçi güçlerine tasfiye ve silahsızlanma dayatmaları yapılmaktadır. Ne var ki, emperyalizm ve onun yerli işbirlikçileri dolu dizgin sömürü ve köleleştirme saldırılarına başvurduğunda, halkın kendi kurtuluşu için başta silahlı mücadele olmak üzere çeşitli biçim ve içeriklerde direnmek ve mücadele etmekten başka hiçbir çaresi yoktur. Yani ezilenlerin silahlı direniş hakkının sahiplenilmesi ancak ezenlere karşı silahlı mücadelenin haklılığını özümsemekle olabilir. Özümsemeyi, pratikten devrimci sonuçlar çıkarmakla, bunu tekrar daha devrimci tarzda pratikleştirmekle sağlayabiliriz. Kaypakkaya’nın açtığı yoldan ilerlemek bu anlama gelir.
Kaypakkaya yarının kazanılmasıdır!
İbrahim yoldaş, tarihsel kesit içinde ileri doğru nitel bir sıçramayı ifade etmektedir. Bu ileri hamle, ancak önceki nicel gelişmelerin MLM’nin doğru biçimde uygulanması ile gerçekleşebilirdi. Onun bu nitel sıçramayı yapma yeteneği, bugünün devrimci ve komünistlerinin günümüzün sınıf mücadelesinin en ilerisinde yer almanın zorunluluğunu kavranması anlamına gelir. Sınıf mücadelesine tüm benliğimizle katılmak, bu mücadelede emekçi halkımıza sonsuz bir güven duymak, devrim mücadelesi açısından olmazsa olmazdır. Çünkü proletarya partisi ve kitleler olduğu zaman “her türlü mucize” yaratılabilir ve yaratılmıştır da.
Evet, tarihin bize çağrısıdır bu. Bu çağrıya önder Kaypakkaya ve yoldaşları komünist partiyi kurarak, mevcut çelişmeleri doğru tahlil ederek ve buna uygun konumlanarak karşılık verdiler. Şimdiki görev, aradan geçen yarım asırlık sürede, olumlu ve olumsuz pratiklerden öğrenerek, bu zengin mücadele pratiğinden dersler çıkararak, proletarya partisini sınıf mücadelesine önderlik edebilecek proleter bir örgüt, Türk, Kürt uluslarından, çeşitli milliyet ve inançlardan halkımızın kurtuluşunu gösterecek bir parti haline getirmektir.
Kitlelerin güvenini kazanmak için dünyayı yerinden sarsacak bir davanın temsilcileri olduğumuzu bilmeliyiz. Kaypakkaya’nın ardılları olduğumuzu kavramalıyız. Çünkü Kaypakkaya sıradan bir önder değil, tarihin çağrısına doğru bir temelde yanıt olan ve geleceği bulunduğu anda kazanmak için yola çıkan bir komünist önderdi. Geleceği kazanmak için bugün İbrahim Kaypakkaya’nın devrimci yöntemi ve MLM bilimi her zamankinden daha günceldir. Tarihin andaki çağrısı ve halkın umudu da budur!



