GüncelMakaleler

YORUM | Muhalefeti Susturmak: Sansür ve Güç Gösterisi Türkiye’de Devrimci ve İlerici Medya Mücadelesi

"Teknik savunma artık siyasi çalışmanın önemli bir parçasıdır. Sıkı güvenlik protokollerinin yanısıra düzenli yedeklemeler, güvenli barındırma, güçlü erişim kontrolü, dikkatli şifre yönetimi ve halka açık siteler ile hassas iç materyallerin ayrılması temel gerekliliklerdir."

On yıllardır Türkiye’deki ilerici, demokratik ve devrimci yayınlar ağır baskı altında yayın hayatına devam ediyor. Gazeteler, dergiler, işçi bültenleri, Kürt medyası, sosyalist platformlar ve bağımsız haber ajansları kovuşturma, para cezaları, el koyma, kapatma kararları ve tutuklamalarla karşı karşıya kaldı. Bazıları isimlerini değiştirmek zorunda kaldı; bazıları her saldırının ardından okur kitlesini yeniden oluşturarak ayakta kalmayı başardı.

Bu tarih internetle başlamadı. Türk devleti, web siteleri siyasi iletişimin önemli bir parçası haline gelmeden çok önce de mahkeme kararlarını, polis baskınlarını ve mali cezaları kullanıyordu. Amaç tek bir makaleyi veya editörü cezalandırmak değildi; sürekliliği kırmak, kaynakları tüketmek, yazarları korkutmak ve devrimci yayın ile halk arasındaki bağı koparmaktı.

Çevrimiçi medyanın yükselişiyle bu yöntemler terk edilmedi, modernize edilerek sürdürüldü. Bu amaçla 27 Ocak 2000’de “Telekomünikasyon Kurumu” kuruldu, 10 Kasım 2008’de Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) adını aldı ve 2016’da erişim engeli kararlarını uygulayan Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB) kapatılarak yetkileri BTK’ya aktarıldı.

Mahkemeler ya da BTK aracılığıyla alınan “erişim engeli” -sansür- kararları, teknik uygulama için Erişim Sağlayıcıları Birliği’ne (ESB) gönderilir. ESB bu kararları Türkiye’deki tüm internet servis sağlayıcılarına (Türk Telekom, Turkcell, Vodafone, Türksat vb.) iletir; servis sağlayıcılar kararı en geç dört saat içinde uygulamakla yükümlüdür.

Devlet bu alanda tek bir örgütlenmeyle yetinmemiştir. Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesinde devrimci ve ilerici basınla mücadele etmek üzere 2011’de “Bilişim Suçlarıyla Mücadele Daire Başkanlığı” kurulmuş, 28 Şubat 2013’te “Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı” adını almıştır. Jandarma Genel Komutanlığı bünyesinde de benzer bir “Jandarma Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı” kurulmuştur.

Buna ek olarak, mafya ve “kara para” ilişkileriyle bilinen Süleyman Soylu’nun İçişleri Bakanlığı döneminde 2020’de “Siberay Projesi” başlatılmıştır. Birimin esas amacının S. Soylu ve kliğinin “iş takibi” olduğu bilinmekle birlikte, toplumsal rıza üretmek için “teknoloji bağımlılığı ve siber zorbalıkla mücadele, güvenli internet kullanımı” gerekçesiyle kurulduğu propaganda edilmiştir.

Devrimci-ilerici basına ve sosyal medya hesaplarına yönelik saldırılar esas olarak BTK aracılığıyla gerçekleştirilse de, Türk devletinin karakteri dikkate alındığında diğer kurumların da bu saldırılarda aktif olarak kullanıldığı açıktır. Devlet, “hukuk devleti” görüntüsü için kapatma saldırılarını mahkeme kararı ya da BTK’nın “idari kararı” altında yapmaktadır. Ancak 2026 başından itibaren, “hukuki” kapatmaların yanına, resmi görevli olmayan ve genellikle eski hackerlardan oluşan özel bir birimin eklendiği anlaşılmaktadır. Bu birim, alan adı yasaklamakla yetinmeyip sunucuları bozma, dosyalara zarar verme, veri çalma, alan adı ele geçirme ve yayın sistemlerini çökertme gibi saldırılar gerçekleştirmektedir. 1 Mayıs öncesinde Özgür Gelecek Gazetesi’nin web sitesine yönelik, uzun süre hazırlanmış ve “açık kollanmış” saldırı bu türdendir.

Bu makalede, devletin bu alanda kurduğu illegal örgütlenmeler ve yeni taktikleri açıklanarak devrimci ve ilerici basının bilgilendirilmesi ve önlem alması amaçlanmaktadır.

Yayınların kapatılmasından alan adlarının engellenmesine

Yaklaşık 10 yıl önce, aynı baskı web sitelerine de uygulandı. On yıllardır süren yasal tacizden sağ çıkmış yayınlar, alan adlarının engellenmesi, erişim yasakları, sosyal medya kısıtlamaları ve sunucularına yönelik saldırılarla karşı karşıya kalmaya başladı. Devletin, okuyucuların haberlere ulaşmasını engellemek için artık bir matbaayı kapatmasına gerek kalmamıştı. Telekom sistemi üzerinden bir alan adını engelleyebilir ve internet servis sağlayıcılarına Türkiye içinden erişimi kesmelerini emredebilirdi.

Bu, yeni bir sansür biçimi yarattı. Bir okuyucu tanıdık bir web sitesini açtığında, sitenin artık çalışmadığını görürdü. Kısa süre sonra aynı yayın, genellikle sonunda yeni bir rakam bulunan yeni bir alan adı altında ortaya çıkardı. Ardından o yeni alan adı da engellenirdi. Döngü tekrarlanırdı: Yayınla, engelle, taşı, tekrar engelle…

Dışarıdan bakıldığında, bu teknik bir aksaklık gibi görünebilir. Gerçekte ise siyasi bir yöntemdir. Bu yöntem, kafa karışıklığı yaratmak için tasarlanmıştır. Güveni zayıflatır. Bir yayını istikrarsız ve güvenilmez gösterir. Okuyucuları, aynı sesi tekrar tekrar aramaktan yorar.

TC devleti bu amaçla hukuki ve teknik bir sistem kurmuştur. 5651 Sayılı Kanun ve sonraki değişiklikler dahil olmak üzere internet düzenlemeleri, yetkililere içerik kaldırma ve erişim engelleme konusunda geniş yetkiler vermektedir. Bu yetkiler genellikle “ulusal güvenlik”, “kamu düzeni”, “terörizm”, dezenformasyon veya kişisel haklar gibi sözcüklerle gerekçelendirilmektedir. Uygulamada bu tür bir dil, devlete, politikalarına ve başındaki kişilere yönelik her türlü eleştiriyi kapsayacak şekilde genişletilebilir.

Amaç açıktır. Egemen sınıflar neyin söylenebileceğine, kimin söyleyebileceğine ve bunun ne kadar uzağa yayılabileceğine karar vermek istemektedir. Resmi açıklamalar gerçek olarak kabul edilmektedir. İşçilerin, ezilen halkların, kadınların, lubunyaların, gençlerin, tutsakların ve anti-faşist güçlerin sesleri ise tehlike olarak görülmektedir.

Sansürün çok katmanlı yapısı

Saldırı birkaç katmandan oluşmaktadır.

Birincisi hukuki baskıdır. Gazeteciler, editörler, yazarlar ve yayıncılar hakkında soruşturma açılıyor, yargılanıyor ve bazen hapse atılıyor. Ağır para cezaları, maddi imkanlarını ve enerjilerini tüketiyor. Devlet bir mahkûmiyet elde edemese bile, hukuki süreç başlı başına bir ceza haline geliyor.

İkincisi idari sansürdür. Web siteleri engelleniyor. Haberler kaldırılıyor. Sosyal medya hesapları kısıtlanıyor ya da kapatılıyor. Protesto veya siyasi kriz anlarında, platformların hızı düşürülüyor veya erişilemez hale getiriliyor. Sonuç, teknik veya hukuki bir karar olarak sunulsa bile elbette siyasidir.

Üçüncüsü platform sansürüdür. Sosyal medya şirketleri, ifade özgürlüğünü desteklediklerini iddia ederler, ancak pazar erişimleri tehdit edildiğinde genellikle devletlerin baskısına boyun eğmektedirler. Devletten gelen taleple(!) gazetecilere, medya kuruluşlarına, öğrencilere, demokratik kitle örgütlerine ve siyasi figürlere ait hesaplar kısıtlanmakta veya engellenmektedir. Bu, halka ulaşmanın ana yolu olarak kurumsal platformlara güvenmenin “naifliğini” göstermektedir. Bunlar demokratik kamusal alanlar değildir. Devletler, sermaye ve kâr tarafından şekillendirilen özel sistemlerdir.

Dördüncüsü, gözetim ve suç sayma. Telefonlar, mesajlar, sosyal medya faaliyetleri ve çevrimiçi ilişkiler, ceza davalarında delil olarak kullanılmaktadır. Sıradan dijital davranışlar, sempati, ilişki veya üyelik olarak yeniden yorumlanmaktadır. Bu koşullar altında, bir kişinin cebindeki telefon bir sindirme aracı haline gelmektedir. “Bir tweet atmaktan hapsedilmek” kanıksatılmış duruma dönüştürülmüştür.

Beşincisi siber saldırıdır. Devrimci ve ilerici medya, web sitelerine izinsiz girme, sunucuları bozma, dosyalara zarar verme, veri çalma, alan adlarını ele geçirme ve yayın sistemlerini çökertme girişimleriyle karşı karşıya kalmaktadır.

Bazı saldırılar kaba, bazıları daha organizedir. Bazıları sıradan suç amaçlı hackleme gibi görünmektedir. Ancak hepsi resmi sansürle aynı siyasi amaca hizmet etmektedir.

Bu yeni bir gelişme değildir. Ancak giderek daha fazla kullanılmaktadır. Resmi sansür ile illegal saldırı arasındaki sınır bulanıklaştırılmıştır. Doğrudan örgütlenmiş, planlanmış, teşvik edilmiş ya da sadece devlet için yararına olsun, bu tür saldırılar baskıyı mahkeme salonunun ötesine taşımaktadır. Faşizm, kamuya açık bir yasak çıkarmak yerine bir sunucuyu yok etmeye çalışmaktadır. Bir makaleyi yargılamak yerine, onu yayınlayan web sitesini devre dışı bırakmaya çalışmaktadır. Bazı örneklerde bu saldırılarında başarılı da olabilmektedir.

Güç gösterisi ve korku siyaseti

Sansür sadece bilgiyi gizlemekle ilgili değildir. Aynı zamanda güç gösterisiyle de ilgilidir. Egemen sınıflar ve devletleri, her muhalif sesi susturabilecekleri, her kanalı kapatabilecekleri ve her örgütçüyü bulabilecekleri imajını yaratmak istemektedirler. Bu, “güç yoluyla barış” doktrininin iç politik versiyonudur. Halka gönderilen mesaj basittir: “Direniş boşunadır, bedeli çok yüksektir ve devlet nerede olursanız olun size ulaşabilir.”

Engellenen her alan adı, tutuklanan her gazeteci, hacklenen her web sitesi ve kısıtlanan her hesap bu mesajı pekiştirir. Amaç sadece bir yayını durdurmak değil, toplumu depolitize etmek, insanları sessizliğin mücadeleden daha güvenli olduğuna ikna etmektir. Ancak bu güç imajı sahtedir. Sürekli sansürlemek, engellemek ve kovuşturmak zorunda olan bir rejim güven vermez; aksine büyük bir korku içinde olduğunu gösterir.

 

Güç imajının ardındaki kriz

Güç gösterisinin altında yatan gerçeklik sistemin krizidir. Ekonomik koşullar kötüleşiyor, yoksulluk yayılıyor, egemen sınıfların rakip fraksiyonları arasında baskı yoğunlaşıyor, yolsuzluk her kademede göze çarpıyor. Bunlar istikrar işaretleri değil; kendi halkına karşı savaş açan bir devlet barış getiremez. Yoksulluğa polis gücüyle, yolsuzluğa sansürle yanıt veren bir egemen sınıf düzeni yaratmaz, aksine direnişe yol açan çelişkileri derinleştirir.

Sansürün bir amacı da insanları yalnız hissettirmektir; deneyimi bilinçten ayırmaya çalışır. Bir işçi sömürüye, bir Kürt ulusal baskıya, bir Alevi inancı yüzünden tehdide, bir kadın şiddete ve ayrımcılığa, bir öğrenci işsizliğe ve polis baskısına maruz kalabilir. Bu kişiler ne kadar yalnız hissettirilirse, öfkelerinin dağınık kalması da o oranda sağlanır.

Devrimci ve ilerici medya bu izolasyonu kırar; bireysel acıların toplumsal nedenleri olduğunu gösterir, bir grevi hapishane direnişiyle, bir gençlik protestosunu kadın mücadelesiyle, yerel bir adaletsizliği devletin daha geniş egemenliğiyle ilişkilendirir. Bu yüzden bu medya bu kadar sert saldırıya uğrar: devlet soyut kelimelerden korkmaz, mücadeleleri birbirine bağlayan kelimelerden, hafızadan, siyasi netlikten ve dağınık öfkenin örgütlü bir anlayışa dönüştüğü andan korkar.

Ortak bir çözüm gerekli

Sansüre karşı cevap, bireysel doğaçlama ve uyumdan ibaret olamaz. Her yayın engellemeyi aşmak için geçici yollar bulabilir, hepimiz bunu denedik ve hâlâ buradayız. Ancak sorun hedef alınan tek bir varlıktan çok daha geniştir; çözüm de kolektif olmalıdır.

İfade özgürlüğünü, düşünce özgürlüğünü ve örgütlenme hakkını savunan herkes, devrimci ve ilerici medyayı savunmayı ortak bir sorumluluk olarak görmelidir. Teknik bilgi, güvenlik uygulamaları, alternatif dağıtım yöntemleri ve mücadeleden kazanılan deneyim ilerici güçler arasında paylaşılmalıdır. Hiçbir yayın sansür, hackleme, engelleme ve yasal tacize tek başına maruz kalmamalıdır.

Bu, dikkatsiz bir açıklık anlamına gelmez; baskı altında güvenlik hayati önem taşır. Ancak güvenilir işbirliği kanallarına ihtiyaç vardır. Örgütler, gazeteciler, yazarlar, teknisyenler, avukatlar, çevirmenler, tasarımcılar, arşivciler ve okuyucular, hepsi bir rol oynayabilir.

Devrimci ve ilerici medya tek bir alana, platforma, sunucuya veya sosyal medya hesabına bağımlı olmamalıdır. Alternatif alanlar, yedek siteler, posta listeleri, RSS beslemeleri, indirilebilir arşivler, basılı özetler ve güvenilir okuyucu ağları birlikte geliştirilmelidir.

Okuyucular da hazırlıklı olmalıdır: ana alan engellendiğinde yayını nasıl bulacaklarını önceden bilmelidirler. Adres değişikliği ortadan kaybolma olarak algılanmamalı, sansüre karşı mücadelenin bir parçası olarak anlaşılmalıdır.

Teknik savunma artık siyasi çalışmanın önemli bir parçasıdır. Sıkı güvenlik protokollerinin yanısıra düzenli yedeklemeler, güvenli barındırma, güçlü erişim kontrolü, dikkatli şifre yönetimi ve halka açık siteler ile hassas iç materyallerin ayrılması temel gerekliliklerdir. Arşivler özellikle önemlidir: bir yayın sadece bugünün haberleri değil, mücadelenin birikmiş kaydı ve direnişin hafızasıdır. Makaleler, açıklamalar, röportajlar, fotoğraflar, videolar, mahkeme kararları, hapishane mektupları ve deneyim yazıları herhangi bir saldırının ötesinde hayatta kalmalıdır.

Devrimci ve ilerici yayınlar birbirlerinin acil materyallerini yaymada da yardımcı olmalıdır. Bir site kısıtlandığında diğerleri mesajı taşımalı, bir hesap kapatıldığında diğerleri açıklamayı ve yeni hesabı paylaşmalıdır. Okurlar ve takipçiler de aynı dayanışmayı göstermeli, hesaplar takip edilmeli, sansür saldırıları kınanmalı ve yaygınlaştırılmalıdır. Bir sunucu saldırıya uğradığında içerik başka bir yerde erişilebilir kalmalıdır. Sansür sistemi iletişim hatlarını keserek çalışır; dayanışma ise iletişim hatlarını çoğaltarak çalışmalıdır.

Hukuki ve kamuoyu savunması da gereklidir. Her para cezası, kovuşturma, tutuklama ve engelleme emri, daha geniş bir kalıbın parçası olarak ifşa edilmelidir. Devlet her vakayı izole etmek ister; devrimci ve ilerici güçler bunların arkasındaki sistemi göstermeli ve ifşa etmelidir.

Sonuç

İfade özgürlüğünün savunulması liberal bir slogana indirgenemez. İşçiler ve ezilenler için bu, sömürüyü ifşa etme, devlet şiddetine karşı çıkma, tutukluları savunma, ulusal baskıya karşı sesini yükseltme, ataerkiye meydan okuma, egemen sınıfları eleştirme ve bağımsız bir siyasi bilinç oluşturma hakkı anlamına gelir. Egemen sınıflar kendileri için ifade özgürlüğünü savunurken, ezilenlerin ifadesini suç sayar. Biz halkın konuşma, yayınlama, örgütlenme ve mücadele etme hakkını savunuyoruz.

Türk devleti ve benzeri rejimler, internet sitelerini engelleyebilir, yayınlara para cezası verebilir, gazetecileri yargılayabilir, telefonları dinleyebilir ve siber saldırılardan yararlanabilir. Ancak devrimci ve ilerici medyayı doğuran ihtiyacı ortadan kaldıramazlar. Sömürünün olduğu her yerde insanlar gerçeği arayacak, baskının olduğu her yerde örgütlenmeyi arayacak, devletin sessizliği dayattığı her yerde yeni sesler ortaya çıkacaktır.

Görevimiz sansürü her biçimiyle ortaya çıkarmak ve daha güçlü iletişim araçları inşa etmektir. Yararlı her çözüm denenmeli, geliştirilmeli ve paylaşılmalıdır. Engellenen her hesaba yeni hesaplarla yanıt verilmelidir.

Sansür, gücün işareti değildir, korkunun işaretidir. Egemen sınıflar halkın örgütlü hafızasından, gerçeğin yayılmasından, işçiler, gençler, kadınlar, ezilen ulus, milliyet ve inançlar ile devrimci güçler arasındaki bağdan korkarlar.

Bu nedenle, engellenen her alan adı, susturulan her hesap, saldırıya uğrayan her sunucu ve yargılanan her gazeteciye geri çekilmeyle değil, daha geniş bir yayılım, daha güçlü bir örgütlenme ve daha büyük bir siyasi netlikle cevap verilmelidir.

Kaynak notları

Bu notlar makalenin bir parçası değildir. Makalede değinilen olgusal iddiaları doğrulamak veya dipnot olarak eklemek amacıyla dahil edilmiştir.

  • Freedom House, Freedom on the Net 2025: Türkiye – sosyal medyada hız kısıtlamaları, web sitesi ve içerik engelleme, kovuşturmalar ve Türkiye’nin 2025 Siber Güvenlik Yasası ile ilgili endişeleri kayda geçirir.
  • FreeWebTurkey / Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği, 2025 raporu – Kürt medyası, bağımsız haberler ve gazetecilerin hesaplarını etkileyen kısıtlamalar da dahil olmak üzere, Türkiye’de devam eden internet sansürü ve erişim engellemesini belgelemektedir.
  • Freedom House, Freedom on the Net 2024: Türkiye – Yeni Yaşam ve Etkin Haber Ajansı da dahil olmak üzere, Kürt ve ilerici medya web sitelerinin tekrar tekrar engellenmesine dair örnekler vermektedir.
  • Sınır Tanımayan Gazeteciler, Türkiye ülke profili – ulusal medyanın hükümetin etkisi altında yoğunlaştığını ve bağımsız gazetecilik üzerindeki baskıyı belirtir.
  • Associated Press, 2025 – protesto döneminde yüzlerce X hesabını etkileyen kısıtlamaları ve içerik kısıtlamaları konusunda Meta üzerinde uygulanan baskıyı bildirir.
  • Reuters, 2025 – muhalefetin harekete geçtiği dönemde büyük çevrimiçi platformlara erişimin kısıtlandığını bildirir.
  • Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi / Statewatch’ın ByLock davalarıyla ilgili raporları – Türkiye’de dijital izlerin nasıl siyasi-cezai delil olarak kullanıldığını göstermektedir.
  • Reuters, 2020 – Batılı üst düzey güvenlik yetkililerinin, hükümetlere ve kuruluşlara yönelik siber operasyonların arkasında Türkiye’nin çıkarları doğrultusunda hareket eden hackerların yattığına inandığını bildirir. Bu, her saldırının doğrudan devlet tarafından yürütüldüğünü iddia etmeden, devletin çıkarlarına hizmet eden siber saldırılarla ilgili ihtiyatlı ifadeleri desteklemektedir.
Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Diğer içerik
Kapalı
Başa dön tuşu