GüncelMakaleler

SENTEZ | NATO’nun, Emperyalistler Arası Hegemonya Dalaşındaki Rolü

"AKP-MHP rejimi, ABD ve İsrail’in emrinde. Ülkemizde emperyalizm bir devrimle kovulmadığı müddetçe bu bağımlılık ilişkisi sürecektir."

7-8 Temmuz 2026’da Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde 36. NATO Zirvesi düzenlenecek. NATO’nun tarafsız bir yapılanma olmadığını, savaş suçları işleyen ve bünyesindeki ülkelerin (bilhassa ABD’nin) sermaye gruplarının emperyalist emellerine hizmet eden bir savaş örgütü olduğunu birçok okuyucu biliyor. III. Emperyalist Paylaşım Savaşı hazırlıklarının yoğun sürdüğü bu dönemde, NATO bileşeni devletlerin GSYİH’nın %5’ini askeri harcamaya ayırma kararının neyi hedeflediğini hatırlatmak ve gelişmeleri güncellemek için bu askeri paktı gündemimize aldık.

NATO’nun 14 maddelik antlaşmasını kabul eden üye devletlerin toprağı NATO toprağı, orduları NATO ordusu olarak kabul edilir. Ünlü 5. Madde’ye göre taraf ülkelerden birine yapılan saldırı tüm NATO ülkelerine yapılmış sayılır ve toplu “öz savunma” hakkı kullanılabilir. NATO askeri amaçlı bir örgüt gibi görünse de, eşzamanlı kurulan iki uluslararası mali yapı —1945’te Dünya Bankası, 1947’de IMF— ve yine 1947’deki Truman Doktrini ile Marshall Planı birlikte değerlendirildiğinde, ekonomik hedefli askeri bir oluşum olduğu anlaşılır.

Birkaç yıl arayla inşa edilen bu kurumlar, II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda Nazileri alt eden Sovyetler Birliği karşısında sarsılan kapitalist dünyayı yeniden güçlendirmek ve özellikle ABD’yi hegemonik bir güç haline getirmek üzere atılmış adımlardır.

Ortaya çıkışı

Emperyalist-kapitalizmin rekabete dayalı üretimi anarşi doğurur. Üretim anarşisi yeni pazar ihtiyaçlarını ortaya çıkarır, pazar ihtiyacı tekeller arası mücadeleyi kavgaya dönüştürerek bölgesel veya dünya savaşlarına yol açar. 1917 Sosyalist Ekim Devrimi ile emperyalizmin pazar alanları daraldı. İnsanın insan tarafından sömürüsünün ortadan kalktığı bu toplumsal mülkiyet sistemi, sınıflı toplumlar tarihinde yeni bir dönem başlattı; doğanın ekolojik dengesini koruyan, ihtiyaca göre kolektif üretim ve paylaşımı esas alan bu düzen, rekabete dayalı özel sermaye güçlerinin hedefi oldu.

Alman tekelci burjuvazisinin pazarların yeniden paylaşımı istemi ve diğer emperyalist ülkelerin pay isteği, 1939’da II. Emperyalist Savaş’ın başlamasına neden oldu. Savaş 1941’de Sovyetler Birliği’nin işgaline evrildi. Stalin önderliğindeki Sovyet vatandaşları Hitler faşizmini ve onu destekleyen güçleri yenerek insanlık tarihine onurlu bir zafer kazandırdı.

Bu zaferin ardından Almanya’nın doğusundan Doğu Avrupa’ya kadar birçok ülke devrim yaparak sosyalist iktidarlar kurdu. Kuzey Kore ve Çin devrimlerinden sonra sosyalist blok büyük prestij kazanarak özel mülkiyet düzenlerini bir bir söndürmeye devam etti. Bu korkuyla, dünya kapitalizminin jandarmalığına soyunan ABD, sosyalizmin gelişmesini engellemek ve kendi sermayesinin önündeki engelleri kaldırmak için NATO’yu kurdu.

NATO, 4 Nisan 1949’da 12 ülke (Belçika, Kanada, Danimarka, Fransa, İzlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, Portekiz, Birleşik Krallık ve ABD) tarafından imzalanan Kuzey Atlantik Antlaşması’na dayanarak kuruldu. Sonrasında 20 ülke daha katıldı: Sovyetler Birliği’ne karşı 1952’de Yunanistan ve Türkiye, 1955’te Almanya, 1982’de İspanya. 1994’teki Barış İçin Ortaklık programı ve 1997’de kurulan Avrupa-Atlantik Ortaklık Konseyi ile ittifak dışı ülkelerle de işbirliği yapılıyor. Bugün toplam 32 ülke bu askeri birlikte yer alıyor.

NATO’ya karşı 1955’te Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku ülkeleri (Arnavutluk, Bulgaristan, Çekoslovakya, Doğu Almanya, Macaristan, Polonya, Romanya, SSCB) Varşova Paktı’nı kurdu; üyelerinden birine saldırıyı hepsine yapılmış sayan kolektif savunmayı esas alıyordu.

Sovyetler Birliği’nin sosyal emperyalist bir karaktere bürünmesi ve bürokratik parti hakimiyetinin işçi sınıfı devletini ele geçirmesiyle kapitalizme dönüş süreci başladı. 1956’daki 20. Parti Kongresi kararları bu süreci şekillendirdi ve 1991’de Varşova Paktı sona erdi. Rus kapitalizmi, sosyalist sistemin ekonomik altyapısı üzerinde hızla tekelleşerek dünyanın en gelişmiş sekiz devletinden biri oldu. G8 (ABD, Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya, Japonya, Kanada, Rusya), dünya ekonomisinin yaklaşık %65’ini temsil eden bu forum, 1997-2014 arası faaldi; 2014’te Rusya’nın üyeliği askıya alınınca G7’ye dönüştü.

Diğer yanda Çin gerçeği var. Sosyalist kolektif üretimi önce devlet kapitalizmine, sonra sosyal emperyalist bir devlete dönüştüren Çin, sermaye ihracı ve ticaret kapasitesiyle G8 içinde, hatta yakında birincisi konumunda. Bu dokuz ülke dünya ekonomisini yönlendiren, pazarlar için dalaşan, savaş hazırlığı yapan güçler olarak karşımıza çıkıyor.

Bu dokuz devlet dünya GSYİH’sinin yaklaşık %75’ini oluştururken, diğer 180 civarı ülke sadece %25’ini oluşturuyor. ABD’nin en büyük rakibi olan Çin ile mücadele yürütüyor. Rusya ve Çin’in başını çektiği Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ), ilk olarak 1996’da Çin, Rusya, Kırgızistan, Tacikistan ve Kazakistan tarafından “Şanghay Beşlisi” adıyla, üyeler arası güveni artırmak, sınır bölgelerini silahsızlandırmak ve bölgesel işbirliğini teşvik etmek amacıyla kuruldu.

NATO ülkeleri, Şanghay Beşlisi ülkeleri ve Japonya, askeri ve ekonomik çıkarları için pazar kavgası yürütüyor. Diplomatik, bölgesel ve vekalet savaşları olarak süren bu hegemonya dalaşı, III. Emperyalist Paylaşım Savaşı hazırlıklarını hızlandırıyor.

NATO’nun iç dengeleri ve güç ilişkileri

Emperyalist-kapitalist devletler sömürü politikalarını güç dengelerine göre değiştiriyor. Bir dönem Dünya Bankası, IMF ve Yapısal Uyum Programları üzerinden, “komünizmle mücadele” ve “Yeşil Kuşak Projesi” altında politik faaliyet yürütülürken, günümüzde “özgürlük ve demokrasi”, “insan hakları ihlali”, “narkoterörizm”, “İslamcı terör örgütleri” gibi bahanelerle sömürge ve yarı-sömürgeler işgal ediliyor. Bir bahane bulup açık tehdit ediyor, kendi hukuklarını dahi tanımadan işgal ediyor, istemediği siyasetçiyi kaçırıyor ya da öldürüyorlar.

Bu hukuk dışı uygulamaların başını ABD başkanı Trump ve İsrail başkanı Netanyahu çekiyor. Kendilerine bağladıkları ülkelerin başkanlarını açıkça tehdit ediyor, azarlıyor; göz diktikleri madeni, bölgeyi, toprağı pervasızca alıyorlar. Sömürge ve yarı-sömürgelerin göstermelik liderleri, hukuk dışı politikaları ve haksız kazançları yüzünden dış baskılara boyun eğiyor. Emperyalist devletler kendi aralarında açık bir paylaşım yapıyor; Somali, Afganistan, Irak, Suriye, Ukrayna, Filistin ve Venezuela bunun örnekleridir. İstedikleri bölgeyi bağımsız devlet olarak tanıyıp istemediklerini suçlayarak bölüp parçalıyorlar.

Askeri paktın iç dengelerinde ve güç ilişkilerinde baş rolü kuşkusuz ABD çekiyor. ABD-Avrupa güç eşitsizliği ve Türkiye gibi jeopolitik önemi olan üyelerin farklı güvenlik kaygıları nedeniyle sürekli fikir ayrılıkları yaşanıyor. ABD, ortaklarının ihtiyaçlarından çok kendi ekonomik ihtiyaçlarına göre tavır belirliyor; zayıf ortaklar bu ferdi davranışa göz yumuyor.

NATO’nun en büyük askeri gücü ABD’dir, ikincisi Türk ordusudur. Avrupa ülkelerinin güvenlik şemsiyesi altında kalma isteği ile ABD’nin yük paylaşımı (harcama artırma) baskısı iç tartışma konularından biridir. İkincisi, sömürge ve yarı-sömürge ülkelerdeki maddi zenginlikleri paylaşmadaki pazar dalaşıdır.

NATO’nun finans kaynağı

NATO, yürüttüğü operasyonlar ve desteklediği kontrgerilla yapılanmaları için büyük finansa ihtiyaç duyuyor. 24-25 Haziran 2025’te Lahey’deki NATO zirvesinde alınan, askeri harcamaları 2035’e kadar GSMH’nin %5’ine çıkarma kararı, emperyalist paylaşım savaşı ve militarizm açısından yeni bir eşiği ifade ediyor.

Son verilere göre 32 NATO ülkesinden 23’ünün askeri harcaması %2 kriterinin üzerinde. Yeni %5 hedefine on yıl içinde kaç ülkenin ulaşacağı belirsiz, ama Almanya başta geliyor: Federal Maliye Bakanı Lars Klingbeil 2029’a kadar %5 şartını yerine getireceklerini ilan etti. Önümüzdeki on yıl içinde silahlanmaya ayrılacak devasa bütçe, dünya çapındaki askeri harcamaları rekordan rekora taşırken silah üretimini de teşvik ederek dünyayı “barut fıçısı”na dönüştürüyor. Üye ülkelere %5 şartını dayatan ABD, zirvenin asıl kazananı oldu. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin Trump’a gönderdiği SMS’te ifade ettiği gibi, “Avrupa olması gerektiği gibi ‘zorla’ para yatıracak ve bu sizin zaferiniz olacak.”

Trump’ın bu “kolay zaferi”nin nedenleri var: birincisi, İspanya dışındaki tüm ülke liderlerinin mevcut gerilime bağlı olarak silahlanmaya zaten hazır olması; ikincisi, ABD’nin Ukrayna savaşıyla başlayan süreçte NATO içindeki liderliğini tazelemesi; üçüncüsü, köpürtülen Rusya tehdidi nedeniyle ABD’nin desteğine ve 5. Madde’ye ihtiyaç duyanların çokluğu.

Sermaye basını, faturanın asıl olarak emekçi sınıflara kesileceği gerçeğini gözden uzak tutuyor. Bu meblağ eğitime, sağlığa, kültüre, altyapıya, konuta ayrılsa emekçilerin yaşamı bir nebze iyileşebilirdi. Askeri harcamalardaki artış, önümüzdeki on yıl içinde yoksulluğu, sosyal hak gasplarını ve bütçe açığını artıracak, sınıflar arası eşitsizliği derinleştirecektir.

%5 artışın kaymağını silah üreticisi NATO ülkeleri yiyecek; başta ABD, Almanya, Fransa, İngiltere ve İtalya. Karar, silah tekellerini de sevindirdi: açıklanmadan önce borsada hisseleri değer kazanmaya başladı. Rheinmetall %2,2 artışla 1.721,50 Euro’ya, Renk %3,2 artışla 65,74 Euro’ya, Hensoldt %4,8 artışla 93,65 Euro’ya yükseldi. İngiliz BAE Systems’in hissesi de %1 arttı.

NATO’nun işlediği suçlar

NATO’nun faaliyetleri, özellikle “Soğuk Savaş” sonrası dönemde çeşitli bölgelerdeki askeri müdahaleler, sivil kayıplar ve uluslararası hukuku ihlal ettiği gerekçesiyle tartışma ve eleştirilere neden olmuştur. Başlıca eleştiriler, sivil ölümlere yol açan hava ve kara harekatlarını içermektedir. ABD, NATO anlaşmaları ve CIA operasyonları ile 1945’ten bugüne kadar tüm dünyada 200’den fazla müdahalede bulunmuştur. NATO’nun henüz daha kurulduğu yıl, CIA, Suriye petrollerinin kontrolü için rejim değiştirme operasyonuna girişmiş, 1950’de Kore’yi işgal etmiş, Çin İç Savaşına dahil bir çok ülkede kendisine karşı muhalefeti devirmeye çalışmıştır. Sadece bölgemizde, 1970’lerden bu yana NATO ve CIA’nin rol oynadığı belli başlı Amerikan müdahaleleri şunlardır:

* Afganistan’da Taliban ve El-Kaide’nin kurularak ülkenin iç savaşa sürüklenmesi, *Pakistan’ın İslamcılaştırılması ve Hindistan ile düşmanlaştırılması, *12 Eylül Darbesi, Irak işgali, *Suriye’ye yönelik askeri ve siyasi müdahaleler, *Libya’da iç savaşla sonuçlanacak işgal, *Mısır’ın istikrarsızlaştırılması, *İsrail’in Filistin’e yönelik giderek ağırlaşan yıkım ve soykırım politikaları ile İran, Lübnan ve Suriye’ye saldırıları, *Yemen iç savaşı, *Lübnan iç savaşı, *Yugoslavya’nın bombalanması (1999), Sırbistan ve Kosova’daki yerli hedeflere yönelik “Müttefik Güç Harekâtı”, Libya Müdahalesi (2011), *Afganistan ve Irak Savaşı.

Adeta bir suç makinesi olan NATO, her yaptığı operasyonda binlerce insanın ölümüne neden oldu. Bu operasyonlar bize, NATO’nun savunma amaçlı bir ittifak olmaktan çok müdahaleci bir güce dönüştüğünü gösteriyor. NATO “komünizm tehlikesine” karşı ideolojik, politik ve askeri bir savaş yürütmek üzere kurulduğu için kuruluşundan itibaren kapitalist devletlerin bünyesinde o güne kadar oluşturulmuş tüm karşı-devrimci güçleri merkezileştirmeye, Nazilerin deneyimlerinden de yararlanarak re-organize etmeye girişmiştir. Gerek emperyalist çıkarları korumak, gerek karşı-devrimci faaliyetleri yürütmek üzere yasal ve yasa dışı kurumlardan oluşan geniş ve kapsamlı bir organizasyon ağı oluşturmuştur. Legal alanda, kalkınma enstitüleri, enformasyon merkezleri, askeri eğitim merkezleri, stratejik araştırmalar yapan kurumlar bulunmaktadır. Ayrıca medyaya sızmak, sendika ve siyasi partileri yönlendirmek, anti-komünist propagandayı örgütlemek gibi işlevler üstlenen örgütlenmeler, işçi hareketlerini kontrol altına almakla görevli kadro yetiştiren enstitüler, gizli ya da açık biçimde NATO’ya bağlı olarak faaliyet yürüten organizasyonlardır. Uluslararası otomotiv ve petrol tekellerinin, bankaların, ITT, IBM gibi dev tekellerin bazı ülkelerdeki yönetim organizasyonları da NATO’ya bağlı kurumlarla iç içe çalışmaktadır.

Kapitalist devletlerin tarih boyunca edindiği tüm karşı-devrimci deneyimleri harmanlayıp sentezleyen NATO, üye ülkelerin “derin devlet”lerini de şekillendirmiştir. İtalya’da Gladio, Fransa’da Rüzgar Gülü, Yunanistan’da Koyun Postu, Türkiye’de ise Özel Harp Dairesi gibi yasa dışı silahlı çete oluşumlarını, yasal görünümlü kurumların içine gizlemeye çalışmıştır. Kontrgerilla örgütleri, faşist çeteler, siyasi partilerin içerisine uzanan kollar, orduların içerisindeki konspiratif (yasa dışı, gizli veya siyasi amaçlarla yapılan, gizlilik ilkesine dayanan planlar ve faaliyetler) yapılar, paramiliter güçler bu derin devletler tarafından yetiştirilmiş ve yönetilmiştir.

Bu örgütler, NATO’nun illegal örgütlenmesi, “Süper NATO” olarak da anılmaktadır. Bu karşı-devrimci örgütlenme ağının bugüne kadarki suç dosyası o kadar kabarıktır ki, bunları yazmakla bitmez. NATO bünyesindeki eğitimlerde kullanılan bir el kitabı, 1964 yılında yürürlüğe giren Sahra Talimnamesi 31-15 (ST31-15) adıyla Türkçe’ye de çevrilmiştir. Bu talimnameye göre kontr-gerilla örgütlenmesinin çalışmaları içerisinde insan öldürme, bombalama, silahlı soygun, işkence, kötürüm hale getirme, insan kaçırma, tedhiş, tahrik, misilleme, rehine alıkoyma, kundakçılık, sabotaj, kara propaganda, yalan haber yayma, zorbalık, şantaj gibi yöntemlerin kullanılacağı açıklanıyor. NATO üyesi devletlerin yasal ordularının yanısıra NATO ile bağlantılı gizli orduları ve gizli silah depoları bulunmaktadır. Devlet uzantısı bu gizli örgütlenmeler, ülkenin işgal ya da saldırı durumunda özel harp teknikleri uygulayarak “vatan savunması” yapacak direniş örgütleri oldukları söylenerek meşrulaştırmaya çalışılmaktadır. Oysa NATO nezdinde iç ve dış tehdit arasında fark gözetilmemektedir. Yani NATO üyesi ülkelerde devrimci hareketlere karşı kullanılmak üzere gizli ordular bulunmakta ve tehdidin seviyesine göre bu örgütlenmeler devreye sokulmaktadır.

  1. Emperyalist Savaş’ın ardından emperyalizm açıkça işçi devletlerine doğrudan saldırmaya cüret edemedi. Çin Kızıl Ordusu, Japonya işgalci güçlerini yenip sınıra doğru ilerlediği zamanda, ABD, Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine atom bombası atarak sosyalizmin ilerlemesini durdurmaya çalışmıştır. Çin Demokratik Halk Devrimi ve sonrasında Kore Devrimi emperyalistlerin tüm müdahalelerine rağmen gerçekleşmiştir. Vietnam’da ise bu ülkenin devrimci işçi ve köylülerinden okkalı bir tokat yiyerek gerisin geriye dönmüştür. O yüzden başını ABD’nin çektiği emperyalist Batı ittifakı, işçi devletlerine karşı “soğuk savaş” adı altında gerici bir mücadele yürütmüştür.

Soğuk savaş sonrası NATO

1990’ların başında SSCB dağıldığında, Varşova Paktı da otomatik olarak kendisini lağvetti. 1990’da Londra’da toplanan NATO zirvesinde, SSCB’nin artık düşman olmadığı, soğuk savaşın bittiği ilan edildi. NATO’nun o güne değin varlığını dayandırdığı sebep “komünizm tehlikesi” ortadan kalktığına göre NATO gereksiz hale gelmiş olmalıydı. Ama öyle olmadı. İlk zamanlar uluslararası terörizm, İslamcı terör, uyuşturucu kaçakçılığı gibi gerekçeler uyduruldu. Daha sonraları nükleer silaha sahip ya da nükleer silah geliştirmeye çalışan, “terör örgütlerini” destekleyen “terörist devletler”, “narko-terörizm” listesi oluşturuldu. NATO, bu güçler karşısında dünyayı koruyacak, diktatörlük rejimleri altında yaşayan ulusların “özgür dünyanın” değerleriyle yönetilebilmesi için çaba harcayacaktı! 1993’te Dünya Ticaret Merkezi’nin bombalanmasından 2001’deki 11 Eylül saldırılarına uzanan, bir dizi kaynağı şüpheli (bizce belli) eylem gerçekleşti. Ardından ABD “terörizme karşı savaş” bahanesiyle önce Bin Ladin’in barındığı söylenen Afganistan’ı, devamında terör örgütlerini beslediği ve geliştirdiği kitle imha silahlarıyla dünyayı tehdit ettiği iddia edilen Irak’ı işgal etti. Bu süreçte NATO’nun varlık sebebi üzerine yürüyen tartışmalar, yerini yeni bir emperyalist paylaşım kavgasına bıraktı.

NATO, Avrupa ülkelerinde kendi kontrolü altında gizli örgütler oluşturdu. İtalya’da “Gladio” adıyla kurulan bu gizli örgütlenme genel olarak Süper NATO adıyla da anılmakta ve Türkiye’de kontrgerilla olarak bilinmektedir. Bu örgüt Avrupa çapında Nazi artığı faşistler başta olmak üzere katil sürülerini gizli örgütlerde istihdam etmiştir. Suikastlar, provokasyonlar, katliamlar düzenlemiştir.

NATO, SSCB yıkıldıktan sonra açık askeri operasyonlara da başlamıştır. Yugoslavya’da önce halkların boğazlaşmasını kışkırtan ve dökülen kanı ellerini ovuşturarak izleyen Batı emperyalizmi, bir işçi devletiyken halkların kardeşliğinin sembolü olan Yugoslavya’nın dağılmasını garanti altına almak için 1999’da bizzat NATO eliyle Yugoslavya’yı bombalamıştır. 11 Eylül’de El Kaide’nin New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’ne saldırmasını bahane ederek Afganistan’ı işgal etmiştir. NATO’ya bağlı ISAF ismindeki askeri koalisyon Afganistan’da hala işgalcidir. TSK da buraya asker göndererek NATO’nun bu işgaline ortak olmuştur. Irak’ta 1 milyon insanın ölümüne neden olan işgali gerçekleştiren de, Suriye’de kanlı iç savaşı başlatıp destekleyen de, başta ABD olmak üzere NATO üyesi emperyalistler ve bunları Orta Doğu’daki gelişmelere göre destekleyen İsrail’dir. Ayrıca NATO’nun kendisi, eğitim adı altında kurumsal olarak da Irak işgalinde rol oynamıştır. Kaddafi’nin devrilmesi ve Libya’nın kanlı bir iç savaşa sürüklenmesinde ülkeyi havadan bombalayan ve karşı devrimci, tekfirci mezhepçi çeteleri silahlandıran NATO’nun suçu açıktır. NATO halihazırda korsanlığı önlemek adı altında Somali açıklarında konuşlandırdığı savaş gemileri ile Orta Doğu’da kontrol sağlamakta, yeni katliamlar için askeri zeminini kuvvetlendirmektedir.

TC’nin NATO ile ilişkisi ve suç ortaklığı

TC, NATO’ya 74 yıl önce üye oldu. 18 Şubat 1952’de Türkiye ve Yunanistan’ın NATO üyeliği resmîyet kazandı. Türkiye’nin ABD ile askeri ortaklıkları, ilk olarak II. Emperyalist Savaş sonrası, İnönü döneminde yapılan anlaşmalarla başladı. Savaş sonrasında dünyanın “Batısında” ABD’nin ayakta kalan tek kapitalist güç olması sebebiyle Washington’da Almanya, İngiltere ve Fransa başta olmak üzere savaşın büyük bir tahribat yarattığı Avrupa ülkelerinin Sosyalist Blok karşısında güçlendirilmesini esas alan yardım politikaları devreye sokuldu. Öte yandan Sovyetler çeperindeki ülkeler askeri ve ekonomik yardımlarla ABD’nin ileri karakolu haline getirildi. CIA’nın 1948 tarihli Türkiye broşürü, ülkenin ABD’nin güvenliği açısından önemini ortaya koyarken, sonraki yıllarda da çeşitli CIA yayınlarında Türkiye’de üs faaliyetlerinin Akdeniz üzerindeki kontrol için önemi vurgulanmıştır.

Keza ABD’nin 1948-1951 yıllarındaki Ankara Büyükelçisi George Wadsworth, hazırladığı raporda “Doğu-Batı arasındaki savaşta” Türkiye’nin tarafsız kalmak isteyeceğini ancak üs ve tesislerini ABD lehine açabileceğini belirtmiştir.

Türkiye ile bu kapsamda Şubat 1945’te imzalanan ilk anlaşmaya eklenen “Türkiye Cumhuriyeti hükümeti, tedarik edebilmek vaziyetinde bulunduğu ve müsaade edebileceği maddeleri, hizmetleri, sühuletleri veya malumatı Amerika Birleşik Devletleri’ne temin edecektir” ifadesi, bağımlılığın ilk günden güvence altına alınma niyetinin göstergesiydi. Bu madde sayesinde ABD, Türkiye’nin limanlarını, havaalanlarını, istasyonlarını kullanmaya başladı ve 1945 sonrasında ABD’li uzmanlar ülkemizi mesken tutmaya başladı.

1947’de “Türkiye’ye Yapılacak Yardım Hakkında Anlaşma” imzalandı. Bu anlaşma ile ordunun eğitim ve teçhizatlanması ABD’ye bağımlı hale getirilecekti. Truman Doktrini çerçevesinde yapılan bu yardımlarla başlayan sürecin bir sonraki aşaması Türkiye’nin NATO’ya dahil edilmesi oldu.

ABD, Sovyetler Birliği’ni askeri olarak dengelemek ve kuşatmak için çeper ülkelerinde askeri üsler oluşturma politikası izledi. Buna bağlı olarak imzalanan ikili anlaşmalarla Türkiye’de ABD ve NATO üsleri kuruldu. Özellikle 1949’da ilk başarılı nükleer denemesini yapan SSCB’nin bu alanı ABD’ye bırakmayacağını göstermesi sebebiyle, Türkiye gibi çeper ülkelerdeki üslerin önemi daha çok arttı.

Bu kapsamda ilk olarak Demokrat Parti’nin iktidarda olduğu 1954 yılında İncirlik Üssü kullanıma açıldı. Üssün inşasına, Türkiye’nin NATO üyesi olduğu 1952’den bir yıl önce başlanması ise şaşırtıcı değildi. Menderes hükümeti, NATO’ya girebilmek için 1950’de Kore’ye asker yollamıştı. İncirlik Üssü ise ikinci kritik adım oldu. 1954’te ABD ile imzalanan “Askeri Kolaylık Anlaşması” gelecekte açılacak üslerin güvencesi haline geldi.

İncirlik’te ABD’nin istihbarat faaliyeti ise 1954’ten öncesine dayanıyordu. Henüz II. Emperyalist Savaş sürerken, 1943’te CIA’nin öncülü olan istihbarat teşkilatı OSS, Adana’da uzun süre istihbarat faaliyetleri yürütmüş, dönemin büyükelçisinin Adana yazlığı, ABD ajanlarının karargâhı haline gelmişti. İncirlik, bu merkezi bir üst seviyeye taşıdı. Henüz 1957 yılına gelindiğinde, Türkiye’de yaklaşık 7 bini asker, 10 bin ABD personeli bulunmaktaydı. Bu sayı, 1970’lerde 25 bine çıktı.

İncirlik sonrasında kurulan üsleri, hem ABD ile yapılan anlaşmaların fazlalığı hem de gizliliği sebebiyle tarihlendirmek kolay değil. Demirel, 1970 yılında yaptığı bir açıklamada “1945’ten beri ABD ile 91 anlaşma imzalandığını, ancak birçoğunun düzgün bir tutanağının tutulmadığını” açıklamıştı. Tarihlerin belirsizliğine rağmen, bugün Türkiye’nin yedi bölgesinde yirmi iki ilinde NATO’ya ait 6 üs, 17 Hava Harekât merkezi olduğunu biliyoruz:

İncirlik Hava Üssü, Balıkesir 9. Hava Jet Üssü, Muğla Aksaz Deniz Üssü, Ankara Birleştirilmiş Hava Harekât Merkezi, İzmit Birleştirilmiş Hava Harekât Merkezi, Kütahya Birleştirilmiş Hava Harekât Merkezi, Lüleburgaz Birleştirilmiş Hava Harekât Merkezi, Sivas Birleştirilmiş Hava Harekât Merkezi, İskenderun Birleştirilmiş Hava Harekât Merkezi, Sinop Askeri Hava Üssü (1952’de Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’ni radarla dinlemek amacıyla Yeşil Kuşak projesi kapsamında kurulmuştur), Ordu Birleştirilmiş Hava Harekât Merkezi, Rize Birleştirilmiş Hava Harekât Merkezi, Erzurum Birleştirilmiş Hava Harekât Merkezi, Malatya Erhaç Askeri Hava Merkezi, Kürecik Radar İstasyon Merkezi, Van Birleştirilmiş Hava Harekât Merkezi, Mardin Birleştirilmiş Hava Harekât Merkezi

ABD’nin Türkiye’deki bu hızlı ve örtülü işgaliyle oluşan ABD hegemonyası, Yeşil Kuşak Projesi ekseninde kendisini farklı biçimlerde göstermiştir. Türkiye’nin kendi topraklarındaki üsler üzerindeki erişim hakkının sınırlı olmasının yanısıra, sayıları on binleri bulan personel üzerinde herhangi bir hukuki denetim ve yaptırım gücü de yoktu. ABD ile yapılan anlaşmalarla, herhangi bir ABD’li personelin işleyeceği suçun “görev esnasında” gerçekleşip gerçekleşmediğini yine ülkedeki en üst düzey ABD’li komutan belirliyordu.

NATO 1949’da kurulurken, Türk devleti bu emperyalist savaş makinesinin içerisinde yer almak istemiş ancak ilk etapta kabul edilmemişti. Türk burjuvazisi Haziran 1950’de başlayan Kore Savaşı’nı anti-komünist ittifaka kendini ispatlamak için fırsat olarak düşünüyordu. Kore Savaşı aslen ulusal bağımsızlığı kazanmak isteyen kuzeydeki güçlerin, güneydeki halkın da desteğiyle, güneyi elinde tutan işbirlikçi güçlere karşı başlattığı bir savaştı. Kuzey’deki ulusal kurtuluşçu güçler ilk birkaç gün içerisinde güneyi yenilgiye uğratmıştı. Ancak ABD devreye girerek üç yıl sürecek bir katliam başlattı. Bu savaşta 2 milyon insan, yani Kore nüfusunun %20’si katledildi. ABD, BM’den Kore’ye müdahale kararı çıkarttırarak Türkiye de içinde 15 kadar ülkenin askerini emperyalist saldırıya dahil etti. ABD, Ankara’dan 500 asker isterken, “şanımıza yakışmaz” diyen Menderes hükümeti, Ekim 1950’de Kore’ye 5.090 kişilik bir tugay gönderdi.

Hükümet, NATO’ya Kore “vesilesiyle” girmenin hesabını yapıyordu. Hürriyet gazetesi o günkü manşetinde “Kore harbinde Amerikalılarla ortaklık kurduk. Onlar dolar ve silah, biz Mehmetçiğin kanını koyduk” yazıyordu. Kore savaşına karşı çıkanlar tutuklanıyor, savaşa karşı çıkan Türk Barışseverler Derneği ise kapatılıyordu. Sonuç olarak egemenler TC devleti, ABD’nin güveni ve desteğini kazanarak NATO’ya girmiş, Marshall yardımından payını payını almıştı.

NATO ve TC’nin işçi ve halk düşmanı faaliyetleri

Türkiye topraklarında “derin devlet” örgütlenmesinin kökleri, NATO üyeliğinden daha eskiye dayanmaktadır. İttihat ve Terakki önderleri, 1. Paylaşım Savaşı öncesinde gayri nizami harp yürütmek üzere Teşkilatı Mahsusa’yı kurmuşlardı. Bu örgüt, Cumhuriyetin ilanından önce, savaş yıllarında Anadolu’daki Ermeniler başta olmak üzere Müslüman olmayan nüfusa yönelik soykırımdan Mustafa Suphilerin katledilmesine kadar pek çok kıyıma imza atmıştı. Kemalist burjuvalar, İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleriydiler ve komünizmle mücadelede ve Kürt isyanlarını bastırmada epey tecrübe biriktirdiklerinden, gizli devlet yapılarının, soğuk savaşın başlamasıyla birlikte NATO ve CIA merkezli karşı-devrimci örgütlenmelere uyarlanması zor olmamıştır. Türk burjuvazisinin “derin devlet” örgütlenmeleri, NATO sayesinde İtalyan ve Alman faşizminin deneyimlerini, ABD ve İngiliz emperyalizminin birikimlerini kendi katliamcı geleneğiyle harmanlamıştır. Böylece Türkiye’deki gizli devlet örgütlenmesi, NATO’ya eklemlenerek ABD emperyalizminin sunduğu olanaklarla donanıp uluslararası karşı-devrimin güçlü mevzilerinden biri haline gelmiştir.

Alparslan Türkeş, 1950’lerin başında TSK tarafından ABD’ye gönderildi. Burada “özel harp” eğitimi aldı. 1956’da NATO’nun Türk Temsil Heyeti üyesi olarak tekrar ABD’ye gitti ve Türkiye’nin ilk “özel harp, kontr-gerilla uzmanları”ndan biri olarak Genelkurmay’ın NATO Dairesini yönetti. İlerleyen yıllarda Türkiye’deki faşist partinin (MHP) lideri ve silahlı faşist çetelerin örgütleyicisi olarak NATO’dan aldığı eğitimin “hakkını verdi”. Türkiye’de işçi önderlerine yönelik suikastlerden, Kızıldere, Vartinik, Nurhak, ‘78 Maraş Alevi katliamına kadar devrimci önderlere ve halka yönelen binlerce saldırı, katliam, provokasyon, bombalama, tecavüz ve işkence, faşist darbelere zemin hazırlamak üzere tertiplenen her tür operasyon, NATO konseptine uygun olarak yapıldı. 12 Eylül faşist darbesi de NATO’nun parmağı olan onlarca kanlı darbeden sadece biridir.

Faşist hareketin gençliği örgütleyip, komando kamplarında eğiterek sosyalist, yurtsever, anti-emperyalist gençlik hareketlerinin üzerine saldırtması bir NATO operasyonudur. Birçok aydının faili meçhul cinayetlerde katledilmesinin, 1977 1 Mayıs katliamının, faşist çetelerin silahlandırılmasının, Maraş, Çorum gibi katliamların arkasında NATO komutasındaki kontrgerilla bulunmuştur. Bu örgütlenme, 24 Ocak Ekonomik Kararlarının hayata geçirilmesi için 12 Eylül askeri darbesini planlayarak, halkı bezdirip darbeye zemin oluşturmuştur. ABD’nin “bizim çocuklar” diyerek desteklediği gerici generallerin darbesiyle işçi sınıfının örgütleri kapatılmış, birçok devrimci idam edilmiş, binlerce devrimci-demokrat işkencelerden geçirilmiştir. Özel Harp Dairesinin beslemesi faşist Abdullah Çatlı, toprak ve aşiret ağası Sedat Bucak ve emniyet müdürü Hüseyin Kocadağ, Susurluk’ta aynı araba içinde kaza yapınca kontrgerilla yeniden ülke gündemine taşınmıştır. Yine NATO beslemesi olan Fethullah Gülen cemaatine bağlı elemanlar da kontrgerilla içinde yerlerini aldılar. Fethullah Gülen üzerinden birçok ülkeye özellikle eski Sovyetler Birliği ülkelerine NATO ve CIA elemanlarının sızdığı basına yansımıştı.

Ortadoğu, Balkanlar, Afrika ve Kafkaslar’da artan askeri varlık ve saldırganlık

Ülke içinde tüm muhalif kesimleri baskı altına alan AKP-MHP iktidarı, dışta da bölgesel güç olmak için çaba sarf ediyor. Özellikle Suriye ve Irak Kürdistanı’nda işgalci, ilhakçı bir politika izleyerek, bir yandan Kürdistan’ın varlığını yok etmeye çalışıyor, bir yandan da işgal ettiği bölgeleri inşaat sanayisiyle imar ederek büyük paralar kazanıyor. Bundan dolayı, Türk burjuvalarının ve siyasetçilerinin NATO’ya dönük derin sevgi ve saygısı, 74 yılın hatırına değil, yürütülen emperyalist paylaşım kavgalarında ve bölgesel hegemonya mücadelelerinde giderek daha etkin bir rol oynamaya çalışmaktır. Yatırım ve pazar alanları pastasından kendisine düşen dilimleri büyütmek üzere, ABD emperyalizmiyle stratejik ortaklığını daha da pekiştirmeye uğraşıyor.

NATO Genel Sekreteri Rasmussen yıllar önce bir toplantı vesilesiyle gerçekleştirdiği Türkiye ziyaretinde, Malatya’ya yerleştirilen füze kalkanı radarları ve NATO operasyonlarına verilen destek için şükranlarını sunmuştu. Ardından da “Arap Baharı devam ettiği sürece Türkiye’nin liderliği daha da önem kazanacak” diyerek Arap ülkelerinde kurulacak yeni düzende Türkiye’ye biçilen misyon ve sunulacak Pazar payına gönderme yapmıştı.

O günkü konuşmalar bir kez daha gösteriyor ki: Türk burjuvazisinin NATO ile ilişkisi, uşak-patron ilişkisi olsa da belli bir sermaye birikimi sağlayan komprador burjuvazi sermayesini değerlendirmek istiyor. Biraz geriye dönüp baktığımızda İkinci Cumhuriyet söylemleriyle kendisini yeni döneme hazırlayan Türk komprador burjuvazisinin, bu sürece 24 Ocak Ekonomik Kararlarıyla başladığını görürüz. 24 Ocak Ekonomik Kararları, İMF ve Dünya Bankası’nın yönlendirmeleri doğrultusunda Türk burjuvazisinin emperyalist ülkelerin iktisadi, siyasi, kültürel yapısıyla bütünleşme kararıdır. 1980 faşist darbesinden sonra Korkut Özal’a tarikatları ve İslamcı sermaye gruplarını büyütme görevi verilmiştir. Turgut Özal ise, herkesin bildiği gibi 24 Ocak Ekonomik Kararlarını hayata geçirmeye çalışmıştır. Tüm Kamu İktisadi Teşekkülleri bir bir özelleştirilerek uluslararası tekelci sermayeye satılmıştır.

Bugün kendisini Yeni-Osmanlıcı olarak tanımlayan Türk kompradorları, (770 bin sterline Fatih Sultan Mehmet portresi alan İmamoğlu buna bir örnektir) kısaca şöyle söylüyorlar: “Osmanlı İmparatorluğu İslam dinine dayanan, çok uluslu yapısı, cesur dış politikası ile büyük bir olanaktı ancak Kemalistler halka karşı bir bürokrasi darbesi ile bu olanağı yok ederek bir ulus devlete hapsoldular, oysa yükselen bölgesel aktör, yeni Türkiye Cumhuriyeti eski kimliğini yeniden kazanarak bölgede sınırları aşan lider ülke durumuna gelebilir”.

Bu “etkileyici” anlayışın altında ise şu gerçek durum var: Bütün Ortadoğu, Kafkaslar ve Afrika’da geçen yüzyılın kazanımı olan göreceli de olsa bağımsız, egemen ulusların direnci iyice kırılmalı, uluslararası sermaye çıkarlarının ihtiyaçlarına göre yeniden yapılanmalı. Sömürge ve yarı-sömürgelerin yasama, yargı ve yürütmeleri uluslararası hukuk sistemine tahkim edilmeli. Tüm emekçilerin köleleştirildiği, bir serbest pazar ve sömürü bölgesi olarak ulusal sınırların önemini yitirdiği ve köleleşen emekçi kitlelerin bu iğrenç plana, Sünni İslam’ın siyasallaşması ile ikna edildiği bir düzenin kurulmasında her türlü suça açık bir burjuvazisi olan Türkiye aktif bir rol alıyor.

Az da olsa sermaye ihraç etme yeteneğine kavuşan Türkiye burjuvazisi emperyalist restorasyonda bir rol oynuyor. AKP-MHP hükümeti, hedefteki ülkeleri piyasa düzenine ikna etmeye çalışıyor ve bunu ancak İslamcı aktörlerle temas kurarak yapıyor ve bir sonraki sahneye hazırlanıyor.

Türk burjuvazisi Afrika, Asya, Orta Doğu, Kafkaslar, Avrupa başta olmak üzere birçok ülkede iş yapıyor. Araştırmalarımıza göre bu işlerin bir kısmı küçük ölçekli sermaye yatırımıyla, bir kısmı yabancı firmalarla ortaklık düzeyinde, bir kısmı da taşeron firma olarak çalışıyor. Mesela Gana-İngiltere ilişkilerini incelediğimizde, İngiliz firmaları ucuz işgücünden yararlanmak için maden çıkarma işini Türk firmasına veriyor. Çıkan tüm hammadde doğrudan İngiltere’ye gidiyor. Türk firması sadece işçilik parası kazanıyor. Avrupa’daki Türk firmalarının büyük çoğunluğu lojistik hizmetler, inşaat, tekstil, banka işletmeciliği ve askeri tesisat ve savunma sanayisi üzerine. Türk savunma ihracatının yaklaşık %56’sı (yaklaşık 5,6 milyar dolar) Avrupa ülkelerine, NATO’ya ve ABD’ye yapılmaktadır. Ukrayna savaşı sonrası Avrupa’daki ihtiyaçlar, Türkiye’nin bu pazardaki payını artırmıştır. Yurtdışına sermaye yatırımı ve birikimi sınırlı bir kapasitede ilerliyor. Türkiye Ticaret Bakanlığı’nın 2023 sonu verilerine göre, Türkiye’deki gerçek ve tüzel kişiler yurt dışında toplam 2 bin 146 yatırım yaparak sermaye pozisyonlarını 57,9 milyar dolara çıkardı. Bu yatırımlar, dünya genelinde 130 ülkeye yayılmış durumda. Türkiye’nin yurtdışı yatırımlarının büyük bir kısmı Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde bulunuyor. 2 bin 146 yatırımın 828’i AB ülkelerinde yer alırken, 457 yatırım Birleşik Krallık, Rusya, Balkanlar, İsviçre, Norveç ve Doğu Avrupa ülkelerinde yapıldı. Diğer Asya ülkelerinde 233, Kuzey Amerika’da 223, Yakın ve Orta Doğu ülkelerinde ise 213 yatırım bulunuyor.

Bölgelere göre sermaye dağılımı:

Yurt dışı yatırımların sermaye dağılımına bakıldığında, AB ülkeleri yüzde 59,63 pay ve 34,5 milyar dolarla ilk sırada yer alıyor. Diğer Avrupa ülkeleri yüzde 20,56 pay ve 11,9 milyar dolarla ikinci sırada geliyor. Kuzey Amerika’da yüzde 5,77 payla 3,3 milyar dolar, diğer Asya ülkelerinde ise yüzde 5,63 payla 3,3 milyar dolar sermaye pozisyonu bulunuyor.

Kuzey Afrika ve Yakın Doğu’nun payı

Kuzey Afrika bölgesi yatırımları yüzde 3,74 pay ve 2,2 milyar dolar sermaye pozisyonuna sahipken, Yakın ve Orta Doğu ülkelerinin payı yüzde 3,19 ve sermaye pozisyonu 1,8 milyar dolar olarak belirlendi. Türkiye’den bu bölgelere yapılan ihracat 8,2 milyar dolar, ithalat ise 6,9 milyar dolar değerinde.

Türkiye’de yerleşik kişilerin yurt dışındaki doğrudan yatırımları 2022 yılındaki 4,9 milyar dolar seviyesinden geçtiğimiz yıl 5,7 milyar dolara yükselmiştir, diyor. Toplam yatırımlar içerisinde Avrupa’ya yapılan yatırım tutarı 3,4 milyar dolar olurken, en çok yatırım yapılan ülke de yaklaşık 1,5 milyar dolarla Hollanda oldu. 1,3 milyar dolar yatırımla ikinci sıra olan ABD’yi İngiltere, Birleşik Arap Emirlikleri, Almanya, Yunanistan ve Portekiz takip ediyor.

ABD merkezli Forbes dergisi (Mayıs 2025’te) “en zengin 100 Türk” listesini yayınladı ve ilk 10’da yer alan kapitalistler şunlar:

  • Murat Ülker (Yıldız Holding): 5,5 milyar dolar
  • Uğur Şahin (BioNTech): 4,8 milyar dolar
  • Cemil Kazancı (Kazancı Holding): 4,3 milyar dolar
  • Eren Özmen (Sierra Nevada Corp.): 4 milyar dolar
  • Fatih Özmen (Sierra Nevada Corp.): 3,8 milyar dolar
  • Erman Ilıcak (Rönesans Holding): 3 milyar dolar
  • Ferit Şahenk (Doğuş Holding): 2,8 milyar dolar
  • İpek Kıraç (Koç Holding): 2,7 milyar dolar
  • Filiz Şahenk (Doğuş Holding): 2,6 milyar dolar
  • Semahat Arsel (Koç Holding): 2,6 milyar dolar

Bu firmaların toplam değeri ise 128 milyar dolar.

Sonuç olarak;

Türk komprador burjuvazisi, Batılı emperyalist devletler tarafından Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne karşı sürekli desteklendi. NATO’ya üye yapılarak “komünizmle mücadele” adı altında Yeşil Kuşak Projesi uyguladılar. Türk askerini kendi emperyalist operasyonlarında, işgal ve savaşlarında kullandılar. Türk ordusunun Suriye’ye girmesi, orada işgalci bir güç konumunda olması tamamen NATO’nun izin vermesiyle olmuştur. Türk burjuvazisinin Suriye ve Irak’a yönelik askeri operasyonları sermaye ihtiyacından çok Kürdistan’ın ilhakının devamı içindir. İlhak ve işgal edilen yerlerde elbette ki burjuvazi azda olsa bir sermaye girişiminde bulunur. Türk komprador burjuvazisinin küçük ölçekli sermaye yatırımları ve Türk ordusunun askeri gücünden kaynaklı olarak yaptığı yatırımlardan yola çıkarak bazı çevreler ve yazarların Türkiye’ye emperyalist, alt-emperyalist ve bölgesel emperyalist söylemleri gerçeklikten uzaktır.

Ekonomisi çıkmaza giren, işçi ve emekçilerin enflasyon canavarıyla açlık savaşı verdiği Türkiye’de faşist devlet, yetiştirdiği çeteleri ve paralı askerleri başta ABD ve İsrail olmak üzere çeşitli emperyalist devletlerin hizmetine vererek bölgede saldırgan bir tutuma giriyor. AKP-MHP rejimi, ABD ve İsrail’in emrinde. Ülkemizde emperyalizm bir devrimle kovulmadığı müddetçe bu bağımlılık ilişkisi sürecektir.

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu