
Erkek egemen sistemin tüm benliğiyle kadınların, lubunyaların varoluşuna yöneldiği, bedenini, kimliğini yok saydığı, emeğini türlü biçimde sömürürken var olma mücadelesini yok etmeye çalıştığı bir zaman dilimi içerisinde Onur Ayını karşılıyoruz.
Kadınların, lubunyaların “Vardık, Varız, Varolacağız” mücadelesinin yükseldiği, geliştiği, yeniden biçim kazandığı, kadınlar ve lubunyalar açısından çok daha geniş pencereden kabul gördüğü, çekim merkezi haline geldiği, geniş kadın kitlelerinin ve lubunyaların erkek egemen düzene alternatif bir yaşam inşa etme hedefi ve özlemiyle dahil olduğu mücadelenin erkek egemen devleti en fazla rahatsız eden gelişmelerden biri olduğunu biliyoruz.
Son yıllarda kadın ve lubunyaları yok sayma, bedeni, kimliği, emeği üzerinden yükselen sömürüyü derinleştirme temelli geliştirilen politikalar, atılan somut adımlar erkek egemen devletin giderek derinleşen bu rahatsızlığından besleniyor.
Erkek egemen iktidarın iç cepheyi tahkim etme hedefinden, bölgesel çıkarlarını koruma, uluslararası çelişkilerde konumlanış biçimine varana kadar çok geniş cephede yürüttüğü siyasette, politik hedeflerinde ve pratik saldırılarında kadın ve lubunyaların varoluşunu hedef alması, gelişme potansiyeli taşıyan mücadele hattını zayıflatmak için giriştiği ideolojik ve pratik saldırılar, erkek egemenliğinin bu konuyu iktidar meselesinden bağımsız ele almadığını gösteriyor. Kadınların özellikle de lubunyaların varoluşuna yönelttiği ablukanın temelinde de bu gerçeklik var.
Son yıllarda uluslararası alanda yaşanan gelişmeler, bölgemize yönelik emperyalist müdahaleler ve erkek egemen Türk devletinin de yönelimlerini bu eksende belirlemesine neden oluyor. Koşulsuz uşaklığın gereği ve yansıması olan adımlar atılırken kadın ve lubunyaları hedef alan saldırılar bir savaş politikası olarak karşımıza çıkıyor.
Toplumun dokusunu biçimlendirecek adımlar kadınların ve lubunyaların toplumsal konumunu geriletmeyi hedefleyen temelde ele alınıyor. Ve bu eksende tutunulacak tek güçlü dal olan özgürlük mücadelesinin kanalları birer birer kapatılmaya, kadın ve lubunyaların ısrarı ekonomik ve sosyal saldırıların yanısıra gözaltı, tutuklama, işkence, bizzat erkek egemen devlet eliyle körüklenen erkek şiddeti, taciz, tecavüzle sindirilmeye çalışılıyor.
Erkek egemen devletin kurumsallaştırmaya çalıştığı söz konusu politik hattın pratik yansımaları ise hayatın her alanında karşımıza çıkıyor. Çokça altını çizdiğimiz aile yılı, devamında aile on yılı politikası bunun en kapsamlı yansımalarından biri. 10. ve 11. Yargı paketlerine koyulmaya çalışılan ve temel olarak lubunyaların yaşamını ve varoluşunu hedef alan saldırılar şimdi 12. Yargı Paketi ile yeniden karşımızda.
Lubunyaların varoluşunu bir suç gibi gösteren ve topluma bu biçimiyle yön vermeye çalışan politikalarda devletin ne kadar ısrarcı olduğunu görüyoruz. Ve bu ısrar sadece birtakım yasalar oluşturmaya çalışma çabasıyla kalmıyor. Hormon hakkının engellenmesinden hapishanelerde uygulanan sistematik işkenceye varana kadar yaşamın her alanına parça parça işleniyor.
Eskişehir hapishanesinde transların maruz kaldığı sistematik işkence bunun somut örneklerinden biri. Hapishanede trans tutukluların sistematik olan tehdit ve hakarete maruz kalması, kaldıkları hücrelere ip, jilet vb. konularak intihara yöneltme çabaları, maruz kaldıkları işkence karşısında sessiz kalmaları için geliştirilen baskı, gardiyanlardan şikayetçi olmamaları için erkeklerin kaldığı koşuğa gönderilmekle tehdit edilmeleri ve bunların sadece Eskişehir Hapishanesi’nde yaşanan münferit bir örnek olmaması…
Gardiyanların “sizi burada öldürürüz ve bize bir şey olmaz” sözü bu gücü bizzat erkek egemen devletten aldıklarının göstergesi. Basit, sıradan bir güç gösterisi veya sindirme, yıldırma girişimi değil, devletin politikalarına hızlıca uyumlanan kurumlar ve onların temsilcileri karşımıza çıkıyor.
Daha önce Sincan Hapishanesi’nde tutuklu olan trans erkek Poyraz’ın şüpheli ölümünün üstünün intihar diyerek örtülmeye çalışılması, üniversite ortamında sistematik olarak transfobik baskıya, nefret söylemlerine maruz kalan Arya’nın ölümünün de intiharla kapatılmaya çalışılması, bu saldırıların yaşamın her alanında ne denli sistematik hale geldiğinin göstergesi.
Tüm politik kuşatmaya, yaşamın ablukaya alınma çabasına rağmen lubunyaların varoluşundan beslenen ve dindirilemeyen bir ısrar var. Ve bu ısrarın kadın mücadelesiyle güçlü ve ayrılmaz bir ortak zemini var. En ezilenlerin ve en kırılgan kılınmaya çalışılanların ısrarının toplumsal ve yaşamsal zemini oldukça güçlü. Gerilese de zayıflasa da bu güç ortadan kalkmayacak, ve bu ablukayı lubunyanın onuru dağıtacak.



