GüncelMakaleler

KADINLARIN BİRLİĞİ | “NATO Savaş Örgütü ve Kadın Düşmanıdır”

"Onlar Ankara’nın en şatafatlı salonlarında dünya halklarına yönelik savaş kararları alırken, silah pazarlıkları yaparken, yeni cephelerin haritasını çizerken; biz kadınlar sokaklarındayız; bu planları teşhir etmek, bu zulme dur demek için..."

NATO bu yıl zirvesini Ankara’da topluyor. Gündemin özü artık kamuoyunca tartışılıyor: Batılı emperyalist güçler, üçüncü paylaşım savaşına uygun yeni bir askeri mimari inşa ediyor; cepheler yeniden çiziliyor, ittifaklar yeniden biçimlendiriliyor.

Bu sürecin örtüsü ne olursa olsun (“güvenlik”, “caydırıcılık”, “kolektif savunma”) içeriği değişmiyor: Emperyalist güçler, küresel hegemonya mücadelesini yeni bir aşamaya taşıyor. Ve bu mücadelenin tarihsel olarak kanıtlanmış bir yasası var: Faturayı halklar öder; kadınlar ve LGBTİ+lar ise bu faturanın en ağır kalemini üstlenir.

Bunu soyut bir önerme olarak değil, belgelenmiş bir tarihsel örüntü olarak ifade ediyoruz. Emperyalist müdahalenin toplumsal cinsiyet üzerindeki tahribatı, bir yan etki ya da istem dışı sonuç değildir; savaşın, kadın bedenlerini ve kimliklerini yeniden düzenlediği, ataerkil ve dini baskı biçimlerini siyasi güçle donattığı, dayanışma ağlarını sistematik biçimde çözdüğü bir sürecin kaçınılmaz ürünüdür.

Afganistan bu yasanın en çıplak kanıtıdır. NATO güçleri, yirmi yıl boyunca “kadın özgürlüğü” söylemini savaşın meşruiyet zemini olarak kullandı; ardından fiilen çökertilmiş bir devlet yapısının üzerine Taliban’ı bırakarak çekip gitti. Bugün BM verilerine göre Afganistan, dünyada kadınlar için en ağır baskı koşullarının yaşandığı ülkedir.

Kız çocukları altıncı sınıfın ötesinde eğitime erişemiyor; kadınların kamusal alanda konuşması, bağımsız hareket etmesi, çalışması yasaklanmış durumda.

Afgan kadınların yüzde 98’i topluluk kararlarında hiçbir etkilerinin kalmadığını ifade ediyor. 2026 itibarıyla anne ölüm oranlarının yüzde elli artması, ergen doğum oranlarının ise yüzde kırk beş yükselmesi öngörülüyor. LGBTİ+lar için görünür olmak, bizzat ölüm riskine dönüşmüş durumda.

Irak’ta da aynı söylem tekrarlandı; “özgürleştirme” vaadi, işgalin ideolojik kılıfı oldu.

Oysa müdahaleden önce Irak kadınları, bölgenin en ileri eğitim ve istihdam göstergelerine sahip toplumlarından birinde yaşıyordu. İşgalin ardından derinleşen hukuksuzluk, yerinden edilme ve kurumsal çözülme, kadın ticaretinde ve cinsel şiddette belgelenmiş bir artışa zemin hazırladı.

Dini muhafazakarlığın işgalle birlikte siyasi ağırlık kazanması, LGBTİ+lara yönelik kitlesel şiddetin önünü açtı; dayanışma örgütleri yeraltına çekilmek zorunda kaldı.

Libya’da ise NATO, 2011 operasyonunu kendi tarihinin en başarılı müdahalelerinden biri olarak kayıtlara geçirdi. Geride bir iç savaş, militanların doldurduğu derin bir güç boşluğu ve kadın hakları üzerinde artan kısıtlamalar bıraktı. Küresel göç güzergahının kilit noktasına dönen Libya’da kadın ve LGBTİ+ göçmenler, gözaltı tesislerinde sistematik cinsel şiddete maruz kalmaya devam ediyor.

Bu tablo, birbirinden kopuk talihsizliklerin değil, tutarlı bir emperyalist mantığın ürünüdür. Savaş; toplumsal cinsiyet hiyerarşilerini derinleştirir, erkek şiddetini meşrulaştırır ve olağanlaştırır, kurumsal denetim mekanizmalarını işlevsiz kılarken ataerkil yapıları siyasi ve askeri güçle donatır. Lubunyalar, bu sarmalda özellikle kırılgan bir konuma itilir: Toplumsal zemin sarsıldıkça, kimlikler üzerindeki baskı ilk yoğunlaşan alan haline gelir.

Türkiye bu tarihin dışında bir gözlem noktası değildir; tam merkezindedir.

12 Eylül 1980 sabahı tanklar şehirlere yayılırken, CIA’nin Türkiye Masası İstasyon Şefi Paul Henze, darbeyi ABD Başkanı Carter’a “bizim çocuklar başardı” diyerek müjdeliyordu. O darbenin ardından 650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, 171 kişinin işkenceyle hayatını kaybettiği belgelendi. Darbeciler bildirilerinde “NATO dahil tüm ittifaklarımıza sadığız” diyerek sahneye çıktı. Zira bu bir iç politika meselesi değildi; emperyalist stratejinin bileşeniydi.

Bugün de aynı mantık işliyor. NATO zirvesine ev sahipliği yapılırken, Ankara’da evler basıldı, devrimci, demokratik ve anti-emperyalist insanlar gözaltına alındı, 178 kişi tutuklandı. Bu operasyonlarda Yeni Demokrat Kadın faaliyetçileri de hedef alındı. Savaş örgütü başkentin göbeğinde ağırlanırken, ona itiraz eden sesler susturulmaya çalışılıyor. Bu eşzamanlılık rastlantı değil; zirvenin yarattığı siyasi iklimin ve bu ittifakın muhalefete tarihsel tutumunun doğal tezahürüdür.

Devrimci, demokrat, anti-emperyalist mücadelede yer alan kadınlar da bu zirveyi protesto etmek için haftalardır sokaklarda; ama yalnızca bir karşı çıkışı kayıt altına almak için değil. Üçüncü emperyalist paylaşım savaşına doğru hız kazanan bu süreçte, savaşın bedelini hayatlarıyla ödeyecek Afgan, Iraklı, Libyalı kadınlarla ve tüm ezilen halklarla kurulan ortaklığı görünür kılmak için…

Savaş bir güvenlik politikası değil, bir sınıf politikasıdır ve bu politikanın en yoğunlaştırılmış biçimi, her zaman kadınların ve lubunyaların bedenlerinde, yaşamlarında, örgütlerinde kendini göstermiştir.

Onlar Ankara’nın en şatafatlı salonlarında dünya halklarına yönelik savaş kararları alırken, silah pazarlıkları yaparken, yeni cephelerin haritasını çizerken; biz kadınlar sokaklarındayız; bu planları teşhir etmek, bu zulme dur demek için…

 

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Diğer içerik
Kapalı
Başa dön tuşu