
ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik saldırısı NATO’daki çatlakları bir kez daha yüzeye çıkardı ve gündemleştirdi. Hürmüz Boğazı’nın Mola Rejimi tarafından kapatılması karşısında çaresiz kalan Trump NATO’yu yardıma çağırdıysa da istediği desteği alamayınca NATO’dan çıkmakla tehdit edip, NATO’yu “kâğıttan kaplan” ilan etti.
Önceki başkanlık döneminde de NATO’ya pek çok eleştiri getiren Trump, yeni başkanlık döneminde bütün üyelerin aidiyetlerini sorgulamaya devam ederek her üye devletin NATO ödeneğini milli gelirlerinin %2’sinden %5’ine çıkartmasını sağlamış ve böylece ABD’nin mali yükünü azaltmayı başarmıştır.
Bir taraftan yeni ulusal strateji çerçevesinde “arka bahçe” olarak gördüğü Amerika ülkelerine yoğunlaşacağını ilan eden Trump, CENTCOM’un aktivitesini azaltırken; diğer taraftan AB ile ilişkilerini kopma noktasına getirmiş ve Amerika yerine yine Ortadoğu’ya yoğunlaşmıştır. Bu tutarsız tavır, ABD emperyalizminin özellikle Çin emperyalizmi karşısında sürekli zayıflamasına bağlı olarak Çin emperyalizminin yoluna taş döşeme arzusuna bağlamak mümkün. Bu ikircikli, tutarsız dış politik hattın içerisinde NATO’nun akıbeti daha fazla tartışılır olmuştur.
NATO’nun varoluş amacı ve bekası, özellikle 1991’den sonra, sık sık tartışmalara konu olsa da, bu seferki kadar büyük bir yarılmadan dolayı parçalanma riski ortaya çıkmamıştı. 1949 yılında sosyalist bloka karşı 12 devlet tarafından kurulan NATO, 2024 yılında İsveç’in katılımıyla üye sayısını 32’ye çıkartmıştır. 2023 yılında Finlandiya’nın üyeliği dolayısıyla ilk kez Rusya’ya sınır olmuştur. NATO’nun kuruluş amacı, reel sosyalizmi sınırlandırıp caydırıcı güç oluşturmaktı.
Lakin 1991’de RSE’nin dağılmasıyla bu kuruluş/varoluş amacı ortadan kalktığı halde, NATO’ya yeni bir amaç ve kimlik verilmiştir. Sosyalist blokun ortadan kalkmasıyla düşmansız kalan ve sömürü, işgal saldırısı için yeni bir manipülasyon aracı olarak biçimlendirilen “Terörle Mücadele Konsepti”nde NATO’ya merkezi bir yer verilerek ona yeni bir varoluş amacı atfedildi.
ABD emperyalizminin öncülük ettiği bu yeni konseptte, kendi ürettikleri “terörist”lere (El Kaide vs.) karşı “mücadele”yi küresel çapta yaygınlaştıran emperyalistler, bu politik atmosferi, neoliberal politikalara hız verip küresel çapta genişletmek ve derinleştirmek için kullandılar.
Dünyanın gündeminin NATO dolayımıyla “terörle mücadele”ye yoğunlaşmasını sağlayan emperyalistler, kendi ürettikleri diktatörlere (Saddam vs.) karşı “büyük cihad” başlatıp, asıl saldırıların, yani emek cephesine yönelik tarihin en kapsamlı saldırılarından birinin daha hızlı, yoğun ve derin yayılmasını sağladılar. Bu açıdan NATO, bütün emperyalistlerin saldırılarının en etkili araçlarından birisi olarak biçimlenerek, ağırlıklı olarak ABD emperyalizminin bir uzantısı şeklinde işlevlendirilmiştir.
1990’larda ekonomik olarak toparlanan AB emperyalistleri, sosyalist blokun dağılmasının da etkisiyle, ABD emperyalizmine ekonomik, askeri-politik bağımlılığın önüne geçme teşebbüsünde bulunarak NATO’nun lağvedilmesini ve AB üyelerini kapsayacak bir askeri oluşum (Avrupa ordusu gibi) kurmayı denedi. 1990’ların ortalarında iyice kızışan bu tartışma ve girişimler, ABD emperyalizmi tarafından sonlandırıldı. AB, hem enerji hem askeri güvenlik açısından ABD emperyalizmine bağımlı olduğundan, onun politik hattının dışına çıkma şansı da pek olamıyordu.
NATO dolayımıyla onun dış politikasına eklemlenmişti adeta. Diğer taraftan, askeri alana düşük bütçeler ayırmanın avantajını ekonomik açıdan yeniden toparlanmak ve liberal demokrasinin havariliği dolayımıyla küresel çapta siyasal etkinliğini güçlendirmek için kullanan AB, ABD ordusunun askeri gücünün şemsiyesi altında güçlenme stratejisini uzun süre sürdürmekle, kendi gelişim dinamiklerini zayıflattığını kabullenmekte/görmekte geç kalmıştı.
Bunu kabullendiğinde / gördüğünde ise çok fazla seçeneği kalmamıştı. Yeni seçenekler yaratma çabası içinde, enerjide Rus emperyalizmine daha fazla bağımlı hale gelmişti. Rus emperyalizmine bağımlı hale gelen AB emperyalistleri, bunun faturasını Putin’in Ukrayna’yı işgal etmesiyle birlikte ödemeye başladılar. Ancak enerjide bağımsızlık yaratmak kısa vadede mümkün olmadığından, yağmurdan kaçarken doluya tutulan AB devletleri, yeniden ABD emperyalizmi ve NATO’ya sarıldı. Putin’in daha yakın ve daha büyük tehdidi karşısında, Trump’a tutunan AB devletleri, bu atmosferde NATO bütçesini artırmayı kabul etmişti.
Yanısıra AB’nin en güçlü devletlerinden olan Almanya ile Fransa savunma bütçesinde rekor artışa giderken, AB bir bütün olarak yeni dönemde (Ukrayna işgali sonrasında) askeri olarak güçlenmeyi önüne hedef olarak koydu ve 800 milyar euroluk bir bütçeyle oluşturulan yeni stratejide hem Rus emperyalizminden hem ABD emperyalizminden hem de NATO’dan bağımsızlaşarak yeni bir askeri-politik güç oluşturmanın telaşına girmiştir.
Ancak bu süreç hızlı ilerleyemediğinden zaman zaman Trump’ı desteklerken (Venezuela’da olduğu gibi), zaman zaman da kuvvetli karşı çıkışlar (Grönland veya İran saldırısında olduğu gibi) sergiledi. AB emperyalistleri, Putin’e karşı NATO’yu hala diri tutsalar da NATO’nun altını oyabilecek ekonomik, politik-askeri girişimleri hızlandırdıkları söylenebilir.
NATO’nun varlığının askeri güç, yani caydırıcı bir güç olarak öne çıkmasını, savaşların siyasetin bir uzantısı (şiddet araçlarıyla devam ettirilmesi) olduğu gerçekliği ve her askeri-siyaset gücün ekonomik güce dayanması gerektiği gerçeğiyle birlikte değerlendirildiğinde, küresel dengelerle/dengesizliklerle birlikte ele alınması gerektiği söylenebilir.
NATO’ya yeni konsept doğrultusunda ilk kapsamlı görev/saldırı olan Afganistan işgalinde başarısız olması, varlık nedenlerinin yeniden sorgulanmasına sebep olurken; Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)’nde de istenilen hedefleri tutturamaması sonucu hem AB hem ABD emperyalistlerinin NATO’ya soğuk bakmasında etkili olmuştur.
İkiz Kulelere (New York’a) yönelik El Kaide saldırısının gerekçe edildiği ve NATO’nun 5. Maddesinin ilk kez aktif şekilde kullanıldığı Afganistan işgalinde 18 yıl boyunca kullanılan askeri güç işe yaramamış ve medrese öğrencileri (talebe) tarafından kurulan/yönetilen ve bizzat CIA tarafından büyütülüp sonra ABD karşıtı olan bir örgüte karşı NATO yenilmiştir. Dünyanın en büyük askeri gücü Afganistan’da bataklığa saplanmıştır. 2004 yılında ise şaşaalı şekilde ilan edilen BOP’un Orta Asya ve Kuzey Afrika’yı kapsaması ve bu bölgedeki devletlerle birlikte Körfez’in Arap devletlerinin ordularının NATO’ya entegrasyonu hedeflenmişti.
Bu hedeflerin çoğunluğu tutturulamadı. Putin, Orta Asya’yı kaptı ve bu bölgeyi ABD emperyalizmine kapattı. Afganistan ile Pakistan’a yoğunlaşan ABD emperyalizmi Af-Pak Projesi’ni BOP’tan ayırmak zorunda kaldı ve 2021’de bu projeyle birlikte Afganistan’ı terk etti. NATO’nun buradaki başarısızlığı İstanbul Girişimi dolayısıyla Arap devletlerinin ordularının NATO’ya entegre edilmesiyle tolere edilmeye çalışıldıysa da, buralarda Rus ve Çin emperyalistlerinin güçlenmesi bu kısmi başarıyı gölgede bırakmıştır.
NATO’nun Gürcistan’a kadar genişleme/yayılma planı, Putin liderliğindeki Rus emperyalizmine çarpıp iptal edilince, Doğu Avrupa’ya yayılma esas alınmıştı; ancak bu girişim de Putin’in 2014’te Kırım’ı ilhakıyla sonuçlanmıştı. Dahası, bu ilhakla, 1945’te oluşturulup 1991’den sonra yeniden düzenlenen küresel mutabakata dayalı dengelerde büyük bir yarılma yaşandı.
NATO bu yarılmayı engelleyemediği gibi, Doğu Avrupa’ya —NATO’yu Rus emperyalizmi karşısında güçlendirebilecek— hava savunma sistemini Putin tehdidi dolayısıyla yerleştiremedi. Ukrayna işgalini de engelleyemeyen NATO, genişleme girişimlerine ara vermiş görünüyor. 2023 yılında Finlandiya Devleti 2024’te İsveç’in Putin/Rus tehdidine karşı NATO’ya üye olmasından sonra NATO’nun genişleme planlarından ziyade, varoluş amaçları —yeniden— tartışılmaya başlandı.
Son tartışmalar sonlanmadan Trump’ın İran saldırısında NATO’yu kullanma girişiminin başarısız olması, küçük çatlakların ne kadar büyüdüğünü göstermiş oldu. Trump’ın açıkça NATO’dan ayrılma tehdidi savurması, sorunu farklı bir boyuta taşıdı. Kuruluşundan beri NATO’nun omurgasını oluşturan ve onu en fazla kullanan ABD emperyalizmi, bu sefer NATO’yu yük olarak görüyor. Dünyanın toplam savunma bütçelerinin yaklaşık yarısını, yıllardır tek başına oluşturan ABD emperyalizmi 2026 bütçesine (830 milyar dolar civarı) ek olarak askeri araç ve mühimmat için 750 milyar dolar ayırmıştı.
Böylesi dev askeri/savunma bütçelerini yıllardır koruyan ABD emperyalizmi, NATO’nun en büyük askeri kolunu oluşturmanın avantajını, yıllar boyunca küresel hegemonyasını tesis etmek için kullanmışken, Trump dönemiyle birlikte bu avantajından vazgeçiyor. Daha doğrusu, NATO’nun yeni dönemde, ABD emperyalizmi için daha çok avantaj mı yoksa dezavantaj mı olduğu hem ABD devleti/bürokrasisi içerisinde hem de dünya kamuoyunda tartışılmaya devam ediyor.
Trump ve şürekâsı, oluşturulan yeni ulusal güvenlik stratejisinde NATO’ya yer vermiyor. Ancak Trumpçılar hâlâ Pentagon’da bile tam hâkim olamadığından ve bozulan küresel konsensüsün/dengelerin nasıl yenilebileceğine dair henüz bir ortaklaşma bulunmadığından dolayı, NATO’nun akıbetine yönelik net bir öngörüde bulunmak zorlaşıyor.
Ancak bu belirsizlikler içerisinde NATO’nun eski etkinliğini ve caydırıcılığını sürdüremediğini, Şangay İşbirliği Örgütü —özellikle Rus ve Çin emperyalistleri— karşısında sürekli zayıfladığını ve iç çatlakların çok büyük yarıklara dönüştüğünü söyleyebiliriz. 2000’lerin başlarından beri hızla güçlenen Rus ve Çin emperyalistleri, özellikle ABD emperyalizminin nüfuz alanlarını ele geçirip askeri-politik, ekonomik açılardan hegemonyasını hızla zayıflattı.
ABD emperyalizmi, şu an, en büyük tehdit olarak Çin emperyalizmini gördüğünden dolayı, onu durdurmak için, kadim müttefiki AB’yi bile saf dışı bırakmayı göze alabiliyor. Rus emperyalizminin enerjiden gelen ekonomik gücü ile askeri gücünün, NATO ve ABD emperyalizmini zayıflatmak için etkili şekilde kullanılabilmesinin yanısıra Çin emperyalizmi özellikle ekonomik gücünü kullanarak küresel bir yayılım sergilemiş ve elektronik teknolojisiyle Kuşak Yol Projesi sayesinde ABD emperyalizmini yakalamayı başarmıştır. Bu durum, ABD emperyalizmini daha ucuz ve etkili politikalar üretmeye sevk ettiğinden, NATO gibi çok pahalıya mal olan örgütlenmelerin/mekanizmaların gözden çıkarılmasını sağlayabiliyor.
NATO’nun hem Afganistan’daki gerilla savaşına hem de İran’daki drone savaşına karşı etkili olamadığının ortaya çıkması ya da kabullenilmesi de NATO’nun akıbetinin belirsizliğini büyütüyor. NATO’nun ve dünyanın en güçlü ordusu olan ABD ordusu (en azından öyle görünen / bilinen ordusu), kibirli bir tavırla, birkaç gün içerisinde yıkıp teslim alacağını sandığı molla rejimini; milyarlarca dolarlık mühimmata, onbinlerce askere, Ortadoğu’ya yayılmış onca askeri üsse, dünyanın en büyük filosuna (ve en büyük / fazla uçak gemilerine) rağmen yetemedi.
Dahası, savaşın kilitlendiği bölge olan Hürmüz Boğazı’nı koz olarak etkili şekilde kullanabilen Mola Rejimi, hem bölgenin hem dünyanın meta dolaşımını (özellikle enerji ve gübre hammaddesini) engelleyerek ABD ordusunun ve Trump’ın küçük düşmesini sağladı. Bu durum, ABD ordusu dolayısıyla NATO’nun da güven kaybına uğramasına sebep oldu. Her ne kadar NATO, resmî olarak İran saldırısına dahil olmadıysa da, NATO’nun —kuruluşundan beri— ana omurgasını ve en büyük askeri kolunu temsil eden ABD ordusunun, Hürmüz veya İran’daki başarısızlığını, dolayısıyla NATO’nun kapasite sorunu olarak değerlendirmek mümkündür.
Afganistan’ın sarp dağlarını geçemeyen, dünyanın en “güçlü” ordusu, 33 kilometrelik bir boğazı ele geçiremedi ve tüm strateji, taktik, politika veya propaganda Hürmüz’e takılıp kaldı. ABD ordusu, NATO’yu yardıma çağırdığı halde hiçbir devlet/ordu, burada rezil olmaya (ya da rezilliği, acziyeti paylaşmaya) yanaşmadı.
Dünyanın en “güçlü” ordusunun aşamadığı bir barajı, daha zayıf orduların aşması beklenemezdi. Haliyle İran savaşının, NATO’nun akıbetinde belirleyici olduğu ve onu yok olmaya sürüklediği söylenebilir. Son 20-25 yıldaki çatlakların İran Savaşı (özellikle Hürmüz “çıkmazı”) dolayısıyla büyük yarıklara dönüştüğü söylenebilir. NATO’nun böylesi büyük yarıklara ve zayıflığa rağmen nasıl yol alabileceği hâlâ belirsizliğini koruyor.
Bu belirsizliklerden kendine pay çıkartmak isteyen sadece AB devletleri değildir; TC Devleti de, birçok Avrupa devletinden güçlü olan ordusuna ve jeostratejik konumuna güvenerek, NATO’da daha büyük ve merkezi rol üstlenmek için sürekli çağrı yapmakla yetinmeyip, AB’nin askeri zayıflığını da kullanarak, AB üyeliğini bu dolayısıyla kesinleştirmek istiyor. SSCB ile ABD arasındaki kutupsal gerilimde ABD emperyalizminin tarafında yer alarak 1952’de NATO’ya üye olan TC Devleti, o tarihten beri ileri/sınır karakol görevini üstlenmiş; 2004’te olduğu gibi BOP bünyesinde kurulan İstanbul Girişimi’nin başkanlığını üstlenerek Körfez’deki Arap devletlerinin/ordularının NATO’ya entegrasyonunda başat rol oynamış; Afganistan işgalinde de NATO’nun bir parçası olarak hizmetler sunmuştur.
Kurulduğundan beri dengeleme politikasını da esas alan TC Devleti, batıcı blokun (ve NATO’nun) tarafında yer alsa bile, bu dengeleme politikasından vazgeçmemiştir. Jeostratejik konumun yarattığı avantajla, Orta Asya’dan gelmiş olmanın (Uzak diyardan “el” diyarına gelmenin) yarattığı dezavantajın yarattığı gerilimin sürekliliği de bu dengelemeyi bir nevi zorunlu kılsa da, daha fazla güçlenme arzusu ağır bastığından, daima, NATO’nun sadık bir üyesi olarak hareket etmeyi ihmal etmemiştir.
Kendi güvenliği için NATO’yu bir savunma kalkanı olarak (ya da hami olarak) da gören T.C. Devleti, bölgesel güç olma hedefinde de NATO’yu merkezi önemde kullanma gayretini diri tutmuştur.
Bu çerçevede TC Devleti, NATO’nun yeniden düzenlenmesi ve güçlendirilmesi için aktif çaba sarf ederken, kendine yeni ve merkezi bir yer edinme çabasını da ihmal etmiyor. AB devletlerinden bazısı T.C. devleti ve ordusunun, NATO şemsiyesinden çıkma olasılığına karşı bir teminat haline getirilmesi eğilimini güçlü şekilde taşıyor.
AKP iktidarı, bu eğilimi, sürekli kendi lehine olacak şekilde kullanarak, AB üyeliğinin tanınması için daha gayretkeş hâle gelmiştir. Bir süreliğine rafa kaldırdığı AB üyeliğini, NATO tartışmalarıyla birlikte daha aktif şekilde gündeme taşımıştır. AKP Hükümeti, ekonomik ve politik krizlerle iyice zayıfladığından, bu zayıflığını dış politikada edindiği “zaferler” ya da savunma sanayindeki ilerlemeler dolayısıyla diri tutmaya çalıştığı milliyetçilikle nötralize etmeye ya da manipüle etmeye yoğunlaşmış durumdadır.
İsrail Devleti’ni sürekli ve tehdit olarak gündemde tutarak Filistin hassasiyetini kendi politik hedeflerine eklemlemeye çalışmasını; Libya’ya asker gönderip Suriye ve Irak’ta daha aktif müdahil olmasını ya da Kürt sorununu devletin “bekası” sınırları içerisinde “çözme” çabasını bu çerçevede değerlendirebiliriz. NATO’nun yeniden aktifleşip güçlenmesi durumunda kendisinin de daha güçlü olacağına inanan TC Devleti, bu doğrultuda büyük çaba harcıyor ve özellikle ordusunun reklamını her fırsatta yapıyor.
Ancak TC Devleti’nin çabası ve gücünü aşabilen dış etkenler —özellikle Rus ve Çin emperyalistlerinin NATO karşıtlığı— sonucunda oluşması beklenen küresel konsensüste/dengelerde NATO’nun meşruiyetini sağlaması bile zor olacaktır.
ABD emperyalizminin dışladığı AB emperyalistleri de NATO dışı bir alternatifle yoğunlaşmış olduğundan, TC Devleti’nin hayalinin gerçekleşmesi zor görünüyor. Rus emperyalizminin NATO’ya karşı agresif ve çoğunlukla geri adım attırabilen stratejisi işe yaradığından, NATO’nun hedefleri ve varoluş amacı sürekli sorgulanmaktadır. Bu çerçevede NATO’nun akıbetinin —bir üçüncü dünya savaşı olmaması durumunda— yenilenecek olan küresel konsensüsle/dengelerle birlikte netleşeceği söylenebilir.



