
Özgür Gelecek gazetesi olarak Barış ve Demokratik Toplum Grubu üyesi Behzat Çarçel ile bir söyleşi yaptık. Çarçel ile Kürt hareketi tarafından başlatılan “süreci”, devletin yaklaşımını, “sürecin” kritik başlıklarından biri olan Rojava’daki durumu ve İran’daki gelişmeleri konuştuk.
– Merhaba, öncelikle sorularımıza yanıt verdiğiniz için teşekkür ederiz.
Behzat Çarçel: Düşüncelerimizi açıklama imkânı verdiğiniz için biz de size teşekkür ederiz.
– 2024 Ekim ayından bu yana devlet, Kürt meselesi kapsamında Kürt hareketiyle bir süreç başlattı. Bu süreçte PKK 12. Kongresinde kendisini fesh etti, Mecliste sürece dair komisyon kuruldu, İmralı’da görüşmeler gerçekleşti ve Demokratik Toplum Manifestosu ilan edildi. Gelinen aşamada devletin süreci devam ettirme iradesini nasıl görüyorsunuz? Sürecin dondurulduğu yönünde açıklamalar oldu. Bunun sebepleri neler olabilir?
– Öncelikle kısa bir açıklama ile başlamak istiyorum: Demokratik Toplum Manifestosu ilanı ve Apocu Hareket’in değişim ve dönüşüm sürecini salt gelişen ve hala devam eden süreç ile bağlantılı kılmak, anlam açısından dar yaklaşım oluşturacaktır. Dönüşüm ve değişim süreci, hareketimizin sürekli gündeminde olan, zamana göre gerçekleşen, stratejik adımlarla radikal değişimler sağlayan bir gerçekliktir.
Bu süreç, reel sosyalizmin yaşamış olduğu sorunlarla başlayan ve ayrıca devrimci pratiğin ortaya çıkardığı sonuçlar üzerine somutluk kazanan bir süreçtir. Değişen dünyanın ve tarihsel toplumun derin analizleri paradigmasal değişimlerin yaşanmasını bir seçenek haline getirdi. Apocu Hareket’in diyalektiği ilkeli ve sürekli bir değişimden yanadır. Hareketin gelişimi, değişim esasına dayanır. Her değişimin yarattığı gelişmeler, kimi süreçlerin oluşmasına neden oldu. 2024 yılında devlet ile başlayan sürece bu minval üzere bakmak lazım. Değişimler üzerine yaşanan gelişmeler böylesi bir sürecin başlamasına neden oldu. Yani burada devlet ile başlayan süreç, değişim ve dönüşüme sebep olmadı; aksine, bu diyalog sürecini yaratan hareketimizin geçirdiği değişim ve dönüşüm süreci oldu.
PKK hareketi, grup aşamasındaki hareketimizin en radikal değişim ve dönüşüm gelişmelerinden birisidir. Tarihin ve zamanın ruhuna göre şekillenip rol ve misyonunu yerine getiren, bölge ve dünyanın gündeminde olan, gündem ve denge oluşturan ve dengeleri bozan bir hareket oldu.
Stratejik olarak görevini tamamladı, varlığı tartışılır olan bir halkın varlığına kesinlik kazandırdı, yüzyılların asimilasyonist ve imhacı politikalarını yıktı, politik ve ahlaki olarak toplumun yeniden yapılanmasını sağladı, toplumda ciddi bir zihinsel dönüşüm ve gelişim gerçekleştirdi, ataerkil zihniyet ile döşenmiş bir zeminde kadını, kadın örgütlenmesini bir özne haline getirdi, demokratik siyaset alanını oluşturdu, toplumsal örgütlülüğü ve onun kurumsallaşmasını sağladı. Kısacası PKK hareketi, mücadele ve direnişi ile muazzam toplumsal özneler ve değerler yarattı. 12. Kongresi ile PKK hareketi, tarihsel sorumluluğunu yerine getirdiğinden ötürü yerini yeni bir mücadele anlayışıyla donanmış Demokratik Toplum Manifestosu’na devretti.
Yaşanan bu gelişmelerle beraber devletle Önderliğimizin yürüttüğü diyalog süreci gelişti. Hareket olarak gereken hassasiyeti gösterip gerekli olan adımları attık. Yeni bir mücadele dönemine hazır olduğumuzu, bu konuda başta Önderliğimize, mücadele geleneğimize duyduğumuz güven ve inancı tüm kamuoyu ile paylaştık. Devlet de kimi adımlarla bu sürece cevap verdi. Ancak temel konularda istenen gelişmelerin devlet nezdinde yaşandığını söylemek pek mümkün değil. Sürecin anayasal ve hukuki boyutunun oluşturulma aşaması hâlâ beklemede. Bizden kaynaklı bir durum değil. Tümüyle devletin sürece bölgede yaşanan gelişmelere göre konumlanması ve buna göre hareket ederek bu sürece taktiksel yaklaşmasından dolayıdır.
Kürtlerle barış konusunda devletin net olmadığı gün gibi ortada. Her ne kadar MHP lideri Bahçeli’nin olumlu açıklamaları olsa da, sözden öteye geçmediği, bunun da taktiksel yaklaşımın bir parçası olduğu görülmektedir. Şimdiki devletin hali oyalama, sürece yayıp hareketimizi tasfiye etmenin planlama hâlidir.
Devlet sahnesinin objektif okunması budur. Görünen savaşın bölgeye ve ülkeye neyi getireceğini düşünmeyen, bu savaştan rant sağlayan ve kendisini Kürt halkı ile savaş haline göre konumlandıran devlet aklının iz düşümüdür. Önderliğimiz üzerindeki tecrit ve özel İmralı ada sistemi yürürlükte, özel savaş medyasının saldırıları artmakta, hükümet adına konuşanlar etrafa zehirli sözler saçmaya devam etmektedir. İnkâr ve imha politikasını salgılayan akıllar bilmeliler ki, özgür ve demokratik bir ülke, kaçınılmaz bir sondur.
Gücünü halktan alan bir hükümet yok Rojava halkının karşısında!
– Süreç başladığında Rojava, en önemli tartışma noktasıydı. Rojava’ya yönelik saldırıları ve direnişleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Devletlerle yapılan diplomasinin etkisini nasıl yorumluyorsunuz? 29 Ocak Anlaşması’na Şam geçici hükümeti sadık kalabildi mi? Aleviler, Dürziler, Kürtler, Hıristiyan azınlıklar düşünüldüğünde; Colani hükümetinin Suriye’nin temel sorunlarına yaklaşımına bakıldığında farklı bir alternatif ortaya çıkma durumu olabilir mi?
– Hareketimiz parça odaklı bir hareket olmayıp dört parça Kürdistan’da örgütlenen hedef ve strateji sahibi bir harekettir. Hareketimizin merkezinde yaşanan gelişmeler diğer parça örgütlenmelerini belirlemektedir. Rojava ve Suriye’de yaşanan gelişmeler, İmralı’da yaşananlardan ayrı ele alınamaz. Rojava devrimi, dünya emperyalizminin bölgenin her türlü gerici güçleriyle işbirliğinin içinde olduğu bir zeminde gelişti.
Büyük bedeller ödendi ve devrim mücadelesi hâlâ devam etmektedir. Rojava’ya saldırılar durmadı ve öyle görülüyor ki, saldırılar devam edecek. Devrim yapmak ne kadar önemliyse, devrimi korumak ve devrime devam etmek de bir o kadar önemlidir. Geçiş hükümeti ile yürütülen diyaloglar bu amaçla gerçekleşmekte, devrimin kazanımları yasal ve anayasal güvence altına alınmaya çalışılmaktadır. Önder Apo, bu süreci, demokratik entegrasyon süreci olarak tanımladı. Demokratik entegrasyon süreci, bir mücadele sürecidir. Özgürlük yasalarının oluştuğu, devletin yasalarla demokrasi ve demokratik güçlere duyarlı olduğu, demokratik siyaset alanın tanındığı ve oluşturulduğu bir süreçtir. Elbette bunların hepsi mücadele gerektirir.
Geçici hükümetle kimi anlaşmalar yapıldı. Bu anlaşmalara ne kadar sadık kalacakları koca bir muamma. Çünkü halkın iradesi ile başa gelen, gücünü halktan alan, belli dinamiklere sahip bir hükümet yok Rojava halkının karşısında. Bölgede bulunan her gücün rüzgarından etkilenen güdümlü bir hükümet var.
Bu gerçekliğinden ötürü varılan kararlara uyması pek mümkün görünmüyor. Halkla, Suriye’nin toplumsal gerçekliğiyle bağı bulunmuyor bunların. Halkın desteğiyle ve toplumsal bir meşruiyetle gelmediler. Haliyle Suriye halklarının geleceğini düşünen bir vizyonları yok. Kim onları iş başına getirmişse onları esas almakta ve onları uygulamaktadır. Onlarda yasa, efendilerinin dedikleridir.
Bu gerçeklik karşısında Rojava’nın Suriye halklarına karşı sorumluluğu artmakta daha büyük bir mücadelenin gerekliliği daha önem kazanmaktadır. Mücadelenin büyümesi Suriye halklarına yayılmakla devrimin değerlerini her yere taşırmak ve bu değerleri örgütlemekle mümkündür. Bunun için temel örgütlenme esprisi, demokratik ulus örgütlenmesidir. Devrim Araplaştıkça Asurileştikçe büyür. Rojava devrimi Alevi, Dürzi, Hıristiyan, Müslüman birarada oldukça kökleşir ve gelişir. Bu anlamda devrim, Suriye halklarının demokratik yönetiminin en büyük alternatifi olur.
“Kadın gerçekliği, İran’da köklü bir kültüre sahiptir!”
– Bu sürecin bir de Rojhilat tarafı var. ABD/İsrail’in İran’a yönelik saldırıları yaşandı. Rojhilat Kürt partileri ve kadın örgütleri açısından ittifaklaşma adımları atıldı. Bu adımları nasıl değerlendiriyorsunuz?
– Rojhılat halkımız, derin bir mücadele hafızasına sahiptir. Bu mücadele hafızası Medlerden günümüze dayanmaktadır. Mücadelesiz tek bir dönemleri yok gibidir. Politikleşmiş, toplumsal değerlerine bağlı bir halktır. Farklı politik görüşlerde partiler var. Bunların ortak mücadele yürütme kararına varmalarını anlamlı ve değerli görüyoruz. Bu ittifak konjektürel olmamalı. Daimi istikrarlı ve daha kapsamlı bir çerçeveye kavuşmalı.
Ortak hedefler bağlamında hemfikir oldukları kadar bölge güçlerine karşı da ortak bir tutuma kavuşmalılar. Ne statükocu devletlerin ağında kalan ne de dış müdahale ile gelen emperyal güçlerin güdümüne giren bir anlayışa sahiptirler. Bu çok önemli bir politik duruştur. Bölge devletlerinin bu oluşuma sessiz kalması elbette düşünülemez. Ve yeri geldiğinde her türlü saldırıda bulunacakları kesindir. Bu ittifak, öz dinamiklerine dayandıkça ve gücünü toplumsal gerçekliklerden aldıkça gelecek saldırıların sonuçsuz kalacağı kesindir.
Diyaloğu esas almaları, İran devleti ile diyalog içinde sorunları çözüme kavuşturmaları çok önemli. Ancak İran devletinin içe dönük izlemiş olduğu siyaset, buna denk düşen bir yaklaşım değil. Halkı ve muhalefeti daha fazla ölüm ve idamla bastırmaya kalkışması kabul edilecek türden bir yaklaşım değildir. ABD ve İsrail’in bu kadar saldırıları karşısında bu kadar zalimane bir saldırı akıl işi değil. Oysa İran devletinin bu saldırılar karşısındaki en büyük savunması, kendi ülkesinde yaşayan halklarla barış ve demokratik bir düzene imkan sağlamasıdır. Yani demokratikleşmesi, her kimliğin her inancın özgünlüğünü tanımasıdır. Ama görüldüğü kadarıyla İran devletinin, klasik bir yaklaşımla iktidarından başka güvence altına almak istediği hiçbir şey yoktur.
– İran’da halk ayaklanmaları gündemi sarsmıştı ve bu ayaklanmanın öncüsü olarak Kürt kadın hareketinin sloganları ile direnişin ana sloganı haline geldi. Ancak İran devleti idamları gerçekleştirmeye devam ediyor. İran’da farklı ulus ve etnik grupların ortaklaşması potansiyelini nasıl yorumluyorsunuz?
– Yukarıda da belirttiğim gibi, İran köklü geleneklere sahip birçok tarihi gelişime öncülük etmiş halkların ve inançların birarada yaşadığı bir toplumsal gerçekliğe sahip. Molla rejimi, böylesi tarihsel toplum gerçekliğine giydirilmiş deli gömleği gibidir. Hiçbir yönüyle bu gerçeklikle bağdaşır bir yanı bulunmamaktadır. Tarihten günümüze farklı etnik ve inanç gruplarının beşiği olan bu ülke, molla despotluğunun eli altında can çekişmektedir.
Son yaşanan katliamların kesinlikle dış bağlantılı olarak lanse edilmesi gerçek değildir. On binlerce insanı katlettiler ve on binlercesini de tutukladılar. Dış saldırılara rağmen bu katliam durmuş değildir. Her gün yeni idamlarla katliamlarına devam etmektedirler. Zalimleşen bu rejime karşı radikal bir duruş, demokratik ulus anlayışıyla farklılıkların biraraya gelerek ortak mücadele perspektifine sahip olmaları ve ortak mücadele yürütmeleridir. Kürdü, Azerisi, Belucu, Arabı, Sünnisi, Şiisi, Yaresanisi vb. hepsini bir arada tutacak ve mücadele yürütecek kolektif bir mücadele birliği gelişmeli.
Kadın gerçekliği, İran’da köklü bir kültüre sahiptir. Molla rejiminin cinsiyetçi yaklaşımları her türlü kadın katliamı yapmasına rağmen, başta Kürt kadınları olmak üzere ülkedeki kadın kültürünü yok edememektedir. Her ayaklanmanın ya başında ya içinde olan kadınların ayaklanması ve tüm dünyaya “Jin Jiyan Azadi!” sloganlarıyla yayılması bir devrim niteliğindedir. Kadın zamanının ilanı niteliğindedir. Demokratik ulus eksenli gelişecek bir mücadelenin kadın özgürlük çizgisinde seyretmesi, İran’da büyük devrimlere sebep olabilir. Ve böylesi bir gelişme bütün bir Orta Doğu bölgesini derinden etkileyecektir.
Kadınların öz savunma güçleri, büyük bedellerle gelişti!
– Özellikle kazanımların geriletilmesine yönelik saldırılar var. Rojava’da buna tanık oluyoruz. Son yılların en temel kazanımı olan kadın savunma birliklerine (YPJ) karşı, statüsünü ortadan kaldırma saldırıları devam ediyor. Buna karşı bir kampanya hamlesi başlatıldı. Bu kampanyanın enternasyonal alanda ve Türkiye’deki kadın mücadelesi bağlamında nasıl bir etkisi olur? Dünya demokratik kamuoyundan ne bekliyorsunuz?
– Apocu Hareketin temel özgünlüklerinden birisi geliştirmiş olduğu Özgür Kadın çizgisi ve kadın kurtuluş ideolojisidir. Hareketimizin özgürlük anlayışının temeli, kadın özgürlüğüne dayanmaktadır. Sosyalist olmanın temel ölçüsü de kadın özgürlük çizgisine yaklaşımıdır. Bu çizgi, bir yandan sömürgeciliğe karşı, bir yandan ataerkil zihniyete karşı, bir yandan da köle kadın yaklaşımlarına karşı çetin ve derin mücadeleler vererek şekil kazanıp kurumsallaştı.
Bu anlamıyla Kürdistan’da kadınlar, ilklerin sahibi olup bütün dünya kadınlarına özgürlük zamanının manifestosu oldular ve Rojava Devrimi’nin öncülüğünü yapıp DAİŞ gibi eril zihniyetin ürünü olan örgüte karşı büyük direnişler sergileyerek bu devrimi gerçekleştirdiler. Bugün kadın mücadelesine karşı yenilmiş eril zihniyetin sahipleri, Kadın Özsavunma Güçleri’nin (YPJ) tasfiye edilmesinden bahsetmektedirler. Bu zihniyetten başka bir yaklaşım beklenemez. Ancak şu bilinmeli ki; kadınların öz savunma güçleri kendiliğinden değil her günü büyük direnişlerle büyük bedellerle öre öre gelişti.
Suni ve konjonktürel değil; tarihsel bir bilince, felsefeye ve köklü bir kültüre dayanarak gelişip bugünlere geldi. Kazanılan bu statüye saldıracakları kesindir. Ama büyük bir direnişle karşılaşacakları da bir o kadar kesindir. Ve inanıyorum ki, başta bütün dünya kadınları ve dünya halkları bu saldırılar karşısında duracak, Rojava kadınlarıyla dayanışma içerinde bulunarak ortak mücadele edeceklerdir. Tarihte bir ilktir bu ve bu ilk en estetik, en ahlaki ve en politik bir değere sahiptir. Dünya buna sessiz kalmayacak. Kürt kadını, her saldırıya karşı kendisini özgürlük çizgisinde var edecektir.
– Demokratik manifesto ile mücadele stratejisinde bir değişikliğe gidildiği deklare edildi. Silahlı mücadele yerine demokratik komünal örgütlenmelerle toplumsal dönüşüm hedefleniyor. Ancak diğer yandan emperyalist güçler arasında kızışan bir rekabet ve savaş durumu söz konusu ve ezilenlere yönelik baskıların arttığını görüyoruz. Aynı zamanda hegemonya savaşı gittikçe derinleşiyor. Gidişat açısından bir paradoks ortaya çıkmıyor mu? Bölgesel anlamda halkların geleceğini nasıl görüyorsunuz?
– Bir paradoks değil, aksine gelişen ve boyutlanan dünya savaşına karşı halkların en iyi savunmalarını geliştirecekleri sistemdir demokratik komünal örgütlenmeler. Bütün savaşların ceremesini ve büyük acısını bugüne kadar toplumlar yaşadı. Her zaman toplumlar şu veya bu şekilde iktidarların savaşına konu edildi ve büyük bedeller ödeyerek özünden edildi. Toplumun birliği, bilinci ve örgütlülüğü sağlandığında, gelişecek savaşlara karşı savunma gücüne de sahip olacaktır. Örgütlü toplum, savunma gücü en büyük olan toplumdur. Yine hiçbir komünal örgütlenme öz savunmasız değildir. Öz savunması sahip olduğu bilince ve bu bilinç üzerine geliştirdiği örgütlülüğe dayanır. Silah ve silahlı mücadele bir araçtır. Esas olan toplumun özgürlük eksenli örgütlülüğüdür.
Bu konuda tarihi deneyimlere bakmak lazım. Sovyetlerin dağılmasının nedenlerine bakıldığında, öğretici derslerle karşılaşırız. Sovyetlerin silah ve ordu üstünlüğü kıyaslanamaz bir seviyedeydi. Her türlü teknolojik donanıma sahip, savaş araç ve gereçlerine sahipti. Yüz binleri aşan ordu, istihbarat örgütü ve sınır muhafaza güçlerine sahipti. Bunca askeri donanıma rağmen Sovyet toplumu savunmasızdı.
Neden? Çünkü örgütlü ve sosyalist bilince sahip değildi. Kapitalizmin askeri değil, kültürel saldırılarına karşı da durmadılar. Silahlanmaya verdikleri önemi biraz da olsa toplumsal örgütlenmeye verselerdi, dünya bugün başka bir seyir izleyebilirdi.
Evet… Doğrudur, emperyalistler arası rekabet ve savaş daha da kızışacak, dünya savaşı farklı boyutlar kazanarak dünyanın her tarafına yayılabilir. Ancak biz sosyalistlerin bu savaşı izlemek yerine, her şart altında toplumu örgütlemeye çalışarak iktidar ve devlet hastalığından uzak, demokratik komünal örgütlenmelerini sağlamalıyız. Her bir komünü bir devrim heyecanıyla inşa ederek halkların özgür geleceğine katkıda bulunabiliriz. Devletin ve iktidarların kendilerini var ettiği araçlarla toplumun savunması gerçekleşemez. Toplumlar, sosyalizm ve sosyalist bilincin temel örgütlülüğü ile savunulur. Bu temel demokratik komünlerdir ve bu komünlerin birliğidir.
– Bize zaman ayırdığınız ve sorularımıza cevap verdiğiniz için teşekkür ederiz, çalışmalarınızda başarılar diliyoruz!
– Ben de bize bu fırsatı tanıdığınız için teşekkür ederim. Çalışmalarınızda ve yayın hayatınızda üstün başarılar diler, selam ve saygılarımı sunarım.




