
Devrimci kamuoyunda, yayınlarımızda üzerinde en fazla yazılan, tartışılan konuların başında belki de tasfiyecilik gelir. Günlük konuşmalarımızda, dünya ve ülkemizde özgün bazı süreçler yaşandığında konu, sonunda gelip tasfiyeciliğe dayanmaktadır. Peki, Marksizm karşıtı bu akım hangi tarihi süreçte ortaya çıktı, özü nedir, tasfiyecilik denilince ne anlamalıyız? Elbette bu sorulara doğru cevaplar verdiğimizde tasfiyeciliği de doğru tarif etmiş oluruz.
Tasfiyeciliğin yakın tarih açısından en fazla tartışıldığı yıllar, 1990’lar oldu. Bu dönemde en fazla tartışılan ise Rus sosyal emperyalizminin (RSE) klasik emperyalist bir sisteme evrilmesi oldu. RSE’nin çöküşü ile birlikte MLM hareketler dışında kalan birçok parti, grup ve çevre, bu gelişmeyi “sosyalizmin çöküşü” olarak lanse etti. Buldukları argüman da “reel sosyalizmin” çöküşü olarak tarif edildi. Tarif edilen elbette ki “sosyalizm” değil, sosyal emperyalist bir sistemin çöküşüydü. “Reel sosyalizmin çöküşü” diye bir kavram uydurulmuş ve bu kavram, sosyalizme karşı kullanılarak, gerçek ve gerçek olmayan sosyalizm varmış gibi yansıtılmaya çalışılmıştır. MLM’ler 1956’dan bu yana bunun doğru olmadığının altını çizdiler. Bir tek sosyalizm oldu, yaşandı ve yeni burjuvazi tarafından ele geçirilen sosyalist ülkelerde geriye dönüşler oldu. Rusya başta olmak üzere, Çin, Arnavutluk ve Doğu Avrupa ülkelerinin tümünde yaşanan buydu. Bu ülkeler, 1990’lara kadar sosyal emperyalist ülkeler olarak varlıklarını sürdürdüler. Çin ise hâlâ sosyal emperyalist bir ülke olarak varlığını devam ettiriyor.
Rusya’nın klasik emperyalist sisteme demirlemesiyle hem birçok devrimci çevrede hem de halk kitlelerinde devrime duyulan güven ve inançta büyük bir sarsıntı yaşandı. Öyle ki, sınıf mücadelesinde bir komünist partisinin gerekip gerekmediğine, sosyalizm için mücadelenin değip değmediğine, ulusal devletlere gerek olmadığına kadar birçok konunun tartışıldığına yakından tanık olduk.
Bu süreç, uluslararası alanda da kendisini çeşitli renk ve biçimlerde gösterdi. Komünist hareket içindeki en büyük tasfiyeci hareket, Nepal Komünist Partisi(Maoist) çizgisinde kendisini gösterdi. NKP(Maoist), iktidarı aldıktan sonra Pracanda çizgisi, iktidarı burjuvaziyle paylaşarak Nepal devrimini tasfiye etti. Parlamenter Cumhuriyet çizgisi NKP(Maoist)’i tasfiyeci bir limana demirledi. Peru’da Gonzalo’nun yakalanmasıyla Peru Komünist Partisi içinde çıkan bir grup tasfiyeci, PKP’yi tasfiye etmeye kalktı. Başaramadıkları yerde ayrılarak Gonzalo’ya saldırmaya, devrimin anti-propagandasını yapmaya başladılar. Belli bir yere kadar başarılı da oldular. Küçük burjuva hareketler içindeki en belirgin tasfiyecilik ise Nikaragua’da, Sandinistler iktidarı aldıktan sonra burjuvaziye seçim hakkı tanımaları oldu. Burjuvaziye tanınan bu hak, onların sonunu getirdi. Kolombiya, Meksika, IRA ve ETA bu tasfiyeci sürecin doğrudan savunucuları oldu. Reform adı altında sürüklendikleri limanlar tasfiyecilik oldu. Kürt ulusal hareketinin bugün savunduğu tezlerin temeli de 1990’larda atıldı. Ulusal devletten vazgeçme, “barış içinde geçiş” tezi vb. de bu tarihte atıldı.
Tasfiyeciliğin tam bir tanımını Lenin’e başvurarak yapalım.
O, “Gerçekte tasfiyecilik, proletarya arasında yadsıma ve döneklik şeklindeki burjuva görüşlerini yayıyor (…) Tasfiyecilik sadece işçi sınıfının eski partisinin tasfiyesi (yani dağılması, yıkılması) demek değildir, aynı zamanda proletaryanın sınıf bağımsızlığının yıkılması, sınıf bilincinin burjuva fikirleriyle baştan çıkarılmasıdır.” (Lenin, Tartışmalı Konular makalesi, 1913 Nisan-Mayıs-Haziran, Tasfiyecilik Üzerine, s. 316-317) der.
Yine Lenin, “…tasfiyecilik sadece oportünizmden ibaret değil. Oportünistler partiyi yanlış bir yola, burjuva yoluna, liberal-işçi siyaseti yoluna sürüklüyorlar ama partinin kendisini yadsımıyorlar, onu tasfiyeye kalkışmıyorlar. Bu nedenle tasfiyecilik, partiyi yadsımaya varan bir oportünizm türüdür” der. (Tasfiyecilik Üzerine, s. 311)
Marksist hareketin tarihinde tasfiyecilik ilk olarak 1905 Devrimi’nin yenilgiye uğramasının ardından Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi (RSDİP) saflarında görülür. Lenin onu “sadece oportünizmden ibaret olmayan bir oportünizm türü” olarak tanımlarken, tasfiyeciliğin kendisini çeşitli biçimlerde sağ ve sol tasfiyecilik olarak ortaya çıktığını makalelerinde genişçe izah etmektedir.
Rusya’da grevler ve toplu ayaklanmaların iç içe girdiği 1905-1907 devrimi yaşanır. Devrimci güçler, bu süreçten yenilgiyle çıkarlar. 1907’de Stolipin’in 2. Duma’yı dağıtması ve Duma’daki 55 Sosyal Demokrat üyeyi uzaklaştırıp, 16’sını tutuklamasıyla birlikte Rusya için “gericilik yılları” başlar.
Yenilgiyle birlikte; Partide büyük bir dağılma yaşandı. İdeolojik-politik ayrımlar bir kez daha ön plana çıkmaya başladı. Partide büyük bir üye kaybı görülür. Devrimle birlikte oluşturulan partiye bağlı yarı legal kuruluşlar darmadağın olur. Yaşanan bu dağınıklık ve krizin etkisi, karşı devrimin estirdiği terör, toplumun ve devlet yapısının doğru çözümlenememesi, yeni yeni akımların, eğilimlerin ortaya çıkmasına neden olur. Lenin, içine girilen dönemi, Rusya açısından “kapitalist evrimin özgül bir aşaması olarak” tanımlıyordu.
1905 yenilgisinden sonra RSDİP içinde tasfiyeci gruplar çıkmaya başladı. Menşevikler, Ültimatistler ve Otzovistler bunların başında geliyordu. Ültimatistler, düşüncelerini, niyetlerini Otzovistler kadar açık bir şekilde söylemiyor, sadece Duma’da bulunan temsilcilerin geri çağrılması için bir ültimatom verilmesini savunuyorlardı. Lenin; Ültimatistlere “utangaç Otzovistler” diyordu. Menşevikler, illegal faaliyetin reddediyor, her türlü yasadışı faaliyete son verilmesini savunuyorlardı. Otzovist ve Ültimatistler; parlamentodan çekilme, legal olanaklardan yararlanma fikirlerini parti içinde tartışmakla kalmıyor, partinin birliğine zarar veriyorlardı. Keskin “devrimci” sloganlar atarak partinin kitlelerden kopmasına ve pratikleriyle partinin birliğinin dağılmasına yol açıyorlardı. Bu “sol tasfiyecilik”ti.
Doğrudan partinin örgütsel olarak dağıtılmasını ve legalizme geçişini savunan tasfiyeciler ile “Marksist teoriye ve RSDİP programının esaslarına karşı illegal mücadele” veren Otzovistlerle-Ültimatistler pratikte birbirlerine çok yakın duruyorlardı.
Yazının ilk girişinde de vurgulamaya çalıştık: Tasfiyecilik, genelde “direkt olarak örgütün tasfiye edilmesi” olarak anlaşılır. Lenin’in “Tasfiyecilik, yalnızca işçi sınıfının eski partisinin tasfiye edilmesi değil aynı zamanda sınıf olarak proletaryanın bağımsızlığının yok edilmesi, onun sınıf bilincinin burjuva fikirlerle bozulmasıdır” derken tam da Menşevik, Otzovist ve Ültimatistlerin tutumları üzerinden sonuca varıyor ve Marksizm’den sapmaların düzeltilmemesi halinde bu burjuva fikirlerin partiyi ideolojik-politik tasfiyeye götürecek akımlar haline gelebileceğini anlatmaktadır.
Onlara göre burjuva devriminde proletaryanın gücü abartılı değerlendirilmiş, parti talepleriyle ve pratiğiyle çok ileri gitmişti. Kullanılan araçlar-yöntemler yanlıştı. Ve bunlar değiştirilmeliydi. Yenilgi, partinin önüne koyduğu hedeflerin ütopikliğini gösteriyordu. Dolayısıyla parti; örgütlenme şeklini, politikasını vb. değiştirmeliydi. Yani tasfiyeciler, Lenin’in ifadesiyle “Korkakça şöyle diyorlardı: Bir kez yenildiğiniz yere gitmeyin, bu uğursuz yola tekrar ayak basmayın!” İlk tarihsel deneyimde hemen zafere ulaşmayı bekleyen ama yenilenlerin psikolojisidir bu! Sınıf mücadelesinde birçok zorlu muharebe verileceğini, zafere birçok yengi ve yenilgiden sonra ulaşılabileceğini göremeyenlerin psikolojisidir bu.
Nitekim Otzovistler, 1908’de ayrı bir grup kurdular ve Lenin’e karşı savaşıma giriştiler. “Devrimci” deyimleri perde gibi kullanan Otzovistler, gerçekte partiyi savaşımın yasal olanaklarını kullanmaktan uzak tutmak istiyorlardı. Lenin, Otzovistleri amansızca eleştirdi, onları “yeni tür tasfiyeciler” ve “foyası ortaya çıkmış Menşevikler” olarak niteledi.
Tasfiyeciliğin karakteri
Tasfiyecilik, herhangi bir zamanda değil, devrimin geri çekilme ve yenilgi dönemlerinde ortaya çıkar. Proletarya hareketi ve devrimci öncü (parti) bakımından işlerin yolunda gitmediği, ağır darbelerin alındığı, ciddi güç ve mevzi kayıplarının yaşandığı, devrimci dalganın kabardığı kesitlerdeki gibi hızla ilerlemek, etkileyici sonuç ve başarılar elde etmek şurada dursun karşı devrimin bunaltıcı baskı ve saldırıları karşısında devrimin bir zamanlar güçlü olan akıntısına kapılarak sürüklenenler içinde panik, çözülme ve bozgun eğilimlerinin şaha kalktığı koşullarda ortaya çıkar.
Sınıfsal dayanağını ise devrimin yükseliş süreçlerinde proletarya hareketine katılmış ama onun çizgisini ve tarihsel amaçlarını yeterince özümseyememiş küçük burjuva unsurlar oluşturur.
“Küçük burjuva devrimciliği anarşizm kokar, ondan aldığı bir yön vardır ve tüm önemli konularda tutarlı bir proleter sınıf mücadelesinin koşullarına ve gereklerine yanıt vermez… Bu devrimciliğin istikrarsızlığını, kısırlığını, çok çabuk itaate, umursamazlığa, fanteziye, hatta şu veya bu geçici burjuva hevesine kapılma eğilimini herkes bilir.” (Lenin, Sol Komünizm-Bir Çocukluk Hastalığı)
Tasfiyecilik olgusunun püf noktası işte burasıdır: Küçük burjuva devrimciliğinin istikrarsızlığı!
Tasfiyecilik, “büyük coşkulardan büyük moral çöküntülere”, “bir burjuva hevesinden diğerine” her zaman çok çabuk geçebilen küçük burjuva devrimciliğinin başka herhangi bir an veya dönemde değil de “özel” bazı tarihsel an veya dönemlerde büründüğü “özel” biçimdir. Küçük burjuva devrimciliğinin istikrarsızlığının özel bir tezahür biçimi olarak tasfiyecilik bu yüzden işlerin parti ve devrim açısından ters gittiği, ağır sorunların, yenilgi ve başarısızlıkların yaşandığı dönemlerde ortaya çıkar. Böyle kesitlerde küçük burjuva devrimciliğinin de soluğu kesilir, paniğe kapılır, işlerin yolunda gittiği dönemlerde sergilediği özelliklerinin yerini karşıtları alır: Cesaretin yerini korku, sakınmasızlığın yerini ihtiyat, canlılığın yerini refleks tutulması, yenilenmenin yerini tutuculuk, becerinin yerini beceriksizlik…
Marksizm’in tarih sahnesine çıkmasından sonra, Marksizm ile diğer küçük burjuva akımlar arasında da kıyasıya bir mücadele başladı. Marks ve Engels’in en büyük mücadeleleri 1840’lı yıllarda anarşizme karşı olmuştur. 1840’lı yıllardan sonra “işçi sınıfının önderleri” olarak ortaya çıkan Proudhon, Bakunin, Lassale, Louis Blanc bu fikirlerden etkilenmiş ve bu fikirlerin biraz daha farklı biçimlerde proletarya içerisinde yayılmasına sebep olmuşlardır.
Proudhon’un en belirgin savunusu, ekonomik mücadele ve politik mücadelenin birbirinden ayrılması gerektiğidir. Proudhon; anarko-sendikalizmin kurucusu olarak da bilinir. Proudhon; sadece ekonomik ve politik mücadelenin ayrılması gerektiğini savunmakla kalmayıp ekonomik mücadeleyi küçümsemiş, gereksiz görmüştür. İşçilerin ücretlerinin artması için mücadelenin anlamsız olduğunu, çünkü işçilerin ücretleri artarsa diğer ürünlerin de fiyatının artacağını iddia ediyordu. Dolayısıyla ekonomik istemler için mücadele anlamsız olacaktı ve işçilerin yaşantısına da bir düzelme getirmeyecekti. O, ütopik sosyalistler gibi “tüm insanların eşitliğini” savunuyordu. Gerekli olan şey; düzendeki bazı olumsuz faktörlerin düzeltilmesiydi ve bu da burjuvaziyle el ele olacaktı. Bu savunular elbette ki Proudhon’un sınıfsal duruşundan bağımsız değildi. Proudhon; Marks tarafından “küçük burjuvazinin filozofu ve iktisatçısı” olarak tanımlanmıştır. Yani bir yandan halkın çektiği sefalete gözlerini kapayamıyor, diğer taraftan “büyük burjuvazinin görkemi karşısında gözleri kamaşıyor”du.
Bakunin; anarşist görüşleri ve hiçbir devlet otoritesini tanımayarak Proudhon’dan ayrılıyorsa da, o da Proudhon’dan beslenmektedir. Bakunin de tüm insanların eşitliğinden, “proletarya” yerine tabakalar arasındaki çelişkileri gizleyecek şekilde “halk”tan bahsetti. İşçi sınıfının devrimi yapacak güç olmadığını savundu. Politik ve ekonomik mücadeleyi birbirinden ayırdı. Politik mücadeleyi, “ayrıcalıklı bir kesim” verecekti sadece! Proudhon’dan daha ileri olan yanı ekonomik mücadeleyi kabul etmesi ve bu doğrultuda “direniş kasalarının” örgütlenmesini savunmasıydı. Bakunin; sınıfların ortadan kaldırılmasından değil, sınıfların eşit hale getirilmesinden bahsediyordu. Yani Bakunin de karşımıza aynı sloganlar çıkıyor; “Eşitlik, özgürlük, kardeşlik; tüm sınıflar için!”
“Sınıfların ortadan kaldırılması” Marksist formülasyonu; devrimle birlikte özel mülkiyetin kaldırılmasını, sosyalist düzen içerisinde zaman içerisinde devletin sönüp gitmesini ve sınıfsız olan komünist topluma ulaşılmasını içinde barındırır. “Sınıfların eşit hale getirilmesi” formülasyonunda ise burjuvaziye dokunulmamaktadır. Devrimle birlikte her kötülüğün başı olan devletin, havaya uçurulacağı proletarya-burjuvazi ayrımı olmadan tüm insanların komün halinde, eşit şekilde birarada yaşayacağı savunusu vardır. Ütopik sosyalistlerden tek farkı, “devrim” olgusunun kabul edilmesidir.
Marks ve Engels önce Komünistler Birliği içinde sonra I. Enternasyonal’de Proudhonculara ve Bakunincilere karşı uzun yıllar süren bir mücadele verdiler. Marks’ın Proudhon’a karşı mücadelesi, Proudhon’un “Sefaletin Felsefi” kitabına karşı yazdığı “Felsefenin Sefaleti”yle başlar. 1864’de I. Enternasyonal’in kurulduğu Londra Toplantısı’yla birlikte daha da artan tartışmalar, 1869’a kadar sürer. 1840’lı yıllardan yani Marks’ın düşüncelerini sistematize etmeye başladığı dönemden itibaren tartışmaya girdiği birçok pratikçi, düşün insanı vs. vardı. Bunların çoğu, kendisini komünist-sosyalist olarak isimlendiriyordu.
Komünistler Birliği, I. Enternasyonal ardından II. Enternasyonal, Stalin’in Troçki ile tartışmaları, ÇKP-Kruşçev arasındaki tartışmalar; Lenin’in çeşitli dönemlerde parti içinde yaşadığı tartışmalar özünde bu nedenledir. “Bazı kişilerin takılıp kalmasının” nedeni nedir? Olguları, tarihsel süreçleri doğru değerlendirememeleri, diyalektik materyalizmden, sınıf bakış açısından uzaklaşmalarıdır. Ve bu takılıp kalanlarla ilerleyenler arasındaki mücadele geçmişte nasıl yaşlandıysa şimdi de, gelecekte de yaşanacaktır.
Tasfiyeciliğin özü, yok etmek, etkisizleştirmektir. Tasfiyecilik olgusu, nihai olarak örgütsel alana aittir ve örgütlülüğün yok edilmesini hedefler. Revizyonizm; ilk elden Marksizm’in ideolojik-politik alanda tasfiyesidir. İdeoloji-politika-örgüt arasındaki organik ilişkiyi düşündüğümüzde; bunlardan birinde oluşan çürümenin, yozlaşmanın diğer alanları da birebir etkileyeceği açıktır. Ki, ideoloji-politika-örgüt ilişkisinde temeli ideoloji oluşturur.
Revizyonizmin örgütsel tasfiyeciliğe yol açtığı örnekler, çeşitli komünist partilerin tarihinde mevcuttur. Bunlardan biri de Browder revizyonizmidir. Browder revizyonizmi, Amerikan Komünist Partisi’ni(AKP) açıktan tasfiye etmiştir. SSCB’de ise revizyonizm sosyalist bir ülkenin yıkılışını getirmiştir.
II. Enternasyonal oportünizminin-revizyonizminin yenilmesinden sonra revizyonizm en güçlü hamlesini Kruşçev döneminde yapmıştır. Stalin’in ölümüyle Komünist Partisi’nin sekreteri olan Kruşçev; “kişiye tapmayla mücadele” adı altında görünürde Stalin’e, özünde ise ML’ye saldırılarıyla işe başladı. 1957 ve 1960’ta “tüm işçi ve komünist partilerinin katıldığı toplantılarla” savunulmaya başlanan “barışçıl geçiş”, “halkın partisi-devleti”, “barış içinde bir arada yaşama” savları SBKP’nin 20. Kongresi’nde partinin ana çizgisi oldu. 22. Kongrede ise bunlar partinin programına girdi. Buna göre SBKP artık proletaryanın öncü partisi değil, “halkın” partisiydi. Ve komünizm şiarları yerine, burjuva şiarları olan “özgürlük”, “kardeşlik” şiarları kullanılmaya başlandı.
Kruşçev revizyonizminin temel tezleri
1- Sömürgeciliğe karşı alınan tavır: SBKP yöneticileri, emperyalistlerin fiilen askerlerini kullanarak diğer ülkeleri işgal etmemelerinden yola çıkarak, sömürgeciliğin yok olmaya başladığını, sömürgeciliğin “kalıntılarının” kaldığını iddia ediyorlardı. Bu şekilde Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı’nın (UKKTH) savunulmasını anlamsızlaştırmış, emperyalistleri “ilerici” göstermiş oluyorlardı.
2- Barış içinde birarada yaşama teorisi: SBKP önderleri; barış içinde birarada yaşamanın “yaşadığımız çağın zorunlu talebi” olduğunu belirtiyorlardı. Emperyalist hükümetlerde barış içinde birarada yaşamak isteyenlerin sayısının çok olduğunu vurguluyorlar ve hatta o dönemki ABD Başkanı Kennedy’yi övme gereği duyuyorlardı. Bu şekilde sınıf mücadelesini “iyi niyetli” olduklarını iddia ettikleri kişilere bağlıyor emperyalizmin sınıfsal özünü reddetmiş oluyorlardı.
3- Barışçıl Geçiş Teorisi: SBKP yöneticileri, II. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası koşulların değiştiğini iddia ederek parlamenter yollarla sosyalizme geçiş olabileceğini savunmuşlardır. “Bir dizi kapitalist ülkenin ve bir zamanlar sömürge olan ülkelerin işçi sınıfının, burjuvaziyi alışılmış reform sınırlarını aşmaya zorlayacağını iddia ediyorlar”dı. Parlamenter yolla sosyalizme geçiş yapılabileceği iddiası, Brenstein’ın, Kautsky’nin de iddialarıdır. Bunların Lenin tarafından nasıl çürütüldüğünü gördük. Aynı zamanda çeşitli ülkelerdeki devrim süreçleri bize burjuvazinin kendi iktidarını tehlikeye atacak hiçbir harekete müsamaha göstermediğini, halklara ve öncülerine yoğun bir baskı uyguladığını, terör estirdiğini göstermiştir.
4- Tüm halkın devleti-partisi olma teorisi: SBKP’nin 22. Kongresi’nde “proletarya diktatörlüğü devletinin” yerine, “tüm halkın devletinin” geçirildiği ilan edildi. “Devlet; sınıfsal bir kavramdır, sınıflar üstü değildir! Sınıf mücadelesinin bir aracıdır. Ve sosyalist devlet dışında diğer tüm devletler; ezen sınıfların ezilenler üzerindeki baskı aracıdır. Dolayısıyla ‘devlet hala varolduğu sürece’ sınıflar üstünde durması mümkün değildir, tüm halkın devleti olması mümkün değildir.” (Polemik, s. 500)
Revizyonist Kruşçev kliği, proletarya diktatörlüğünün demokratik olmadığını, “tüm halkın devleti” olması durumunda demokrasinin sağlanabileceğini söylüyordu.
Demokrasi de diktatörlük gibi sınıfsal bir kavramdır. Ve burada Kruşçev kliğinin savunusunun, burjuvazi için demokrasi olduğu açıktır. Kruşçev, SSCB’de proletarya diktatörlüğünü kaldırmış ve onun yerine “halkın devleti” sloganıyla bir avuç revizyonistin diktatörlüğünü kurmuştur. Aynı kongrede “proletarya partisi” yerine “bütün halkın partisi” tanımı getirilmiştir. Devlet gibi, partilerin de sınıf mücadelesinin bir aracı olduğunu biliyoruz. Sınıflar üstü bir siyasi parti olamaz. Bir partinin “tüm halkın partisi” olması mümkün değildir, bu bir aldatmacadır.
Baudlier, Huntington, Derridon, Fukuyama, Negri, Hardt, Gorz gibilerinin bağlı oldukları akademilerin burjuva kuruluşlar tarafından desteklendiği ve kitaplarının gönüllü burjuva finansörler tarafından basılıp-yaygınlaştırıldığı, medyada her türlü reklamlarının yapıldığı bilinen şeylerdir. Bu “aydınlar”, Marksizm’in yeniden ve yeni bakış açılarıyla gözden geçirilmesi gerektiğini savunuyorlar. Bilim-ekonomi-felsefe alanlarında çeşit çeşit teoriler üretiyor, bazen birbirleriyle çatışıyorlardı. Tıpkı 1908’de Rusya’da devrimci dalganın çekilmesi ve gericilik yıllarının baskısı altında Bogdanov ve yandaşlarının felsefede yeni bir akım oluşturmaya çalışmaları gibi bir süreç yaşanmıştır-yaşanmaktadır.
“Post-modernizm kavramı, 1960’larda işte böyle bir ortamda ortaya çıkmıştır. Modernite kavramı Avrupa’daki kapitalist gelişme çağını Aydınlanma denilen dönemi anlatma amaçlı kullanılmaktadır. Post-modernistlerin savı; modernizm döneminde çıkan akımların; ben ve öteki, beyaz ve siyah, içerisi ve dışarısı, yöneten ve yönetileni tanımlayan bir dizi ikili zıtlarla bölünmüş olduğudur. Post-modernistler özellikle toplumun, dünyanın bu ‘ikili’ yorumlanışına karşı çıktıklarını söylerler.” (İmparatorluk, Hardt-Negri, s. 158)
Post-modernistler; “dünyanın olumsal, temelsiz, çeşitli, istikrarsız, belirlenmemiş nitelikte ve bir dizi dağınık kültürlerden ya da yorumlardan ibaret olduğunu bildirirler.” (Terry Saaglatan, Post-Modernizm Yanılsamalar, Ayrıntı Yayınları, s. 9)
Bu tanımlardan anlaşılacağı gibi post-modernistler, toplumun sınıflara bölünmüş olduğu ve sınıf mücadelelerinin tarihin motoru olduğu gerçeğini kabul etmemektedirler.
Marksizm’i bir bilim olmaktan çıkararak, belli bir döneme aitmiş gibi değerlendirmeler yapmak günümüzde “moda” bir akım haline gelmiştir. Post-modernizmden esinlenerek kendilerini post-Marksistler olarak tanımlayanlar, Marksizm’in geçerli ama yetersiz olduğunu savunanlar, bununla birlikte Marksizm’e yeni bir şey katılamayacağını söyleyenler… Kısacası, her renkten Marksizm karşıtı fikir ve savunucuları mevcuttur.
Ulus aşırı korporasyonlar artık dünyaya hâkimdir, ulus-devlet miadını doldurmuştur! “Politika” etkisizleşmiş, ekonomiden bağımsız hale gelmiştir. Ulus-devletin, yani “iktidarın”, ele geçirilmesini hedeflemek yanlıştır! Mücadelenin hedefleri ve yöntemleri değiştirilmelidir. Politika ve ekonomi arasında bir bağ olmaması, “yönetişim” modeliyle toplumun her kesiminin kendini, var olan iktidarda temsil edebilmesini sağlamaktadır. Yönetime katılmak ve politik arenada söz hakkına sahip olmak her zamankinden daha olanaklıdır!
Ülkemiz açısından tasfiyecilik
Mustafa Suphi ve 14 yoldaşının Karadeniz sularında katledilmesiyle TC, Osmanlı geleneğinin sürdürücüsü olduğunu ilk kurulduğu andan itibaren göstermiştir. TKP’nin revizyonistleşmesi, her fırsatta CHP’yi kollaması, Kemalizm’e olan bazen gizli, bazen açık hayranlığı dahi faşizmin TKP’ye saldırılarını engellememiştir.
1970’lerde 50 yıllık revizyonizme-reformizme Denizlerin, Mahirlerin, Kaypakkayaların vurduğu darbeyle gelişmeye başlayan devrimci hareket derin bir yoksulluk, sefalet içerisinde olan Türkiye halkı açısından, “sağcılığın” bu kadar geliştirilmesine rağmen yine de umut olmuştur. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin etkileri özellikle öğrenci gençlik arasında yayılmıştır. Devrimcilerin dürüstlüğü, fedakârlığı, haksızlığın olduğu her yerde öne fırlamaları ’68 kuşağı devrimcilerinin halkımızın gözünde ayrı bir yerde olmalarının nedenlerindendir.
1980 darbesiyle birlikte yüz binlerce insan gözaltına alınmış, işkence tezgâhlarından geçmiş, onlarcası idam edilmiş, sokak ortalarında kurşunlanmıştır. Binlerce memur, öğretmen, öğretim görevlisi işinden atılmış, binlerce kişi yıllarca en zor koşullarda hapishanelerde kalmıştır. 12 Eylül darbesi aynı zamanda neo-liberal ekonomi politikalarının uygulanmasının miladıdır. Hem ekonomik hem de ideolojik olarak saldırılar daha da yoğunlaşmıştır.
Bu süreç devrimciler açısından da benzer şekilde geçmiştir. 1970’li yıllarda revizyonizme-reformizme vurulan darbeyle devrimci komünist partiler kuruldu. Ama kuruluşlarıyla büyük bir darbe yemeleri bir oldu. Kısa bir süre içinde önder kadroların çoğu katledildi veya tutsak düştü. Örgütler hiçbir kurumsallaşma yaratamadan kendilerini 1970’lerde yaşanan ekonomik sefaletin sonucu gerçekleşen kendiliğinden kitle hareketlenmeleri ve yoğun düşman baskısı altında buldular.
Örgütlerin çoğu 1970’li yılların başında yedikleri darbeden sonra tam anlamıyla toparlanamadan 12 Eylül’ü karşılamak zorunda kaldılar. 12 Eylül ile birlikte alınan örgütsel kayıp büyüktü. Bununla birlikte, ağır baskı koşullarıyla ideolojik erozyon üst boyutlara ulaştı.
Kitlelerin yükselen hareketinden etkilenip, saflara gelenler teker teker mücadeleyi bırakmış, bazı örgütler ise (Dev-Yol, Kurtuluş) kendilerini kısa bir süre sonra feshetmişlerdir. Bazıları açıktan tasfiye olmasalar da gündemlerine salt yasal mücadeleyi almışlardı. Mültecilik, “kendini koruma”, “geri çekilme” adı altında meşrulaştırılmaya çalışılıyordu. Direnen, mücadelesini her koşul altında sürdüren devrimcilerin sayısında büyük bir düşüş olmuştu. Devrimci saflarda darbeyle birlikte böyle bir dağılmanın yaşanmasının olumsuz etkisi kısa zaman içinde kitleler üzerinde de kendisini gösterdi. Devrime, devrimcilere olan inancın kırılması bu dönemde üst boyutta olmuştur. Egemen sınıflar bu durumu devrimciler aleyhine ustaca kullanmışlardır.
“Proletarya partisi saflarında tasfiyecilik hangi pratiklerde, hangi anlayışlarda ortaya çıkıyor?” sorusuna cevap verirsek: Alınan kararların uygulanması için gerekli çabayı göstermemekte, kolektifin, devrimin, halkın sorunlarına yeterince eğilmemekte, politikayla ilgilenmemekte, kendiliğindenci bir yaşam tarzının benimsenmesinde, kendi gücünü veya düşmanın gücünü abartmakta veya küçümsemekte vb.
Kitleleri etkileyen tasfiyeci rüzgârlarla, militanlarımızda-saflarımızda görülen tasfiyeci anlayışlarla mücadele; esasta komünist partisinin doğru ideolojik-politik-örgütsel çizgiyi oturtmasıyla etkin bir hale gelecektir. Militanlar üzerindeki bu etkileri kırmak için sürekli bir ideolojik-politik çalışma gereklidir. Kolektifin genel olarak teorik seviyesinin yükseltilmesi, Marksizm-Leninizm-Maoizm’in öğrenilmesi, eğitim amaçlı programların oluşturulması-uygulanması ve denetlenmesi, Marksizm-Leninizm-Maoizm’e düşman akımların ideolojilerinin-politikalarının düzenli ve sistemli bir şekilde teşhir edilmesi ilk elden yapılması gerekenlerdir. Kitlelerde tasfiyecilik rüzgârının etkisinin kırılması; kitlelere güven veren adımlar attıkça gerçekleşecektir. Somut koşulların somut tahlili ilkesi, asla ihmal edilmemesi gereken, dogmatizme düşmemizi engelleyen, can alıcı önemde olan bir ilkedir. “Kitlelerden kitlelere” şiarının yaşam bulması, bu ilkenin anlaşıldığı ve yaşama geçirilmeye çalışıldığı koşullarda olacaktır. Ve bu ikisi birbirine diyalektik bağlarla bağlıdır.



