
Tarih, yalnızca geçmişin kaydı değil; aynı zamanda egemen sınıfların ve emperyalist güçlerin, kendi çıkarlarını insanlığın ortak çıkarıymış gibi sunarak mevcut (emperyalist kapitalist) dünya düzenini ve savaş siyasetini meşrulaştırdığı ideolojik bir mücadele alanıdır.
Bu nedenle, yeni bir Emperyalist Paylaşım Savaşı(EPS) tehlikesinin giderek belirginleştiği günümüzde, daha önceki savaşların ardından kurulan “adalet” mekanizmalarını incelemek, salt tarihsel bir merak meselesi olarak görülmemelidir. Zira bu mekanizmalar, savaş sonrası yeni hegemonyanın nasıl inşa edildiğini anlamamızı sağlar.
İkinci EPS’nin bitişinin üzerinden seksen yıl geçti. Ancak o savaşın yarattığı dünya düzeni -ABD emperyalizminin dünya üzerindeki hegemonyası, Asya-Pasifik’teki askeri üsler, yeniden silahlandırılmış eski müttefikler ve “düşmanlar”- hâlâ işliyor. Dahası, ABD’nin motor güç olarak belirleyicisi olduğu bu düzenin çatırdama sesleri giderek yükseliyor. Mevcut dünya tablosu, üçüncü bir emperyalist paylaşım savaşının yalnızca teorik tartışmalarda değil, gerçek bir olasılık olarak gündemde yer aldığına işaret ediyor.
Böyle bir tarihsel kırılma anında, bir önceki savaşın “adalet” senaryosuna bakmak faydalı olacaktır. Ve bu bağlamda Tokyo Yargılamaları, Nürnberg’in gölgesinde kalmış, Batı’nın tarih yazımında hak ettiği yeri bir türlü bulamamış bir dava olarak öne çıkıyor.
Tokyo Yargılamaları, Nürnberg ile neredeyse eş zamanlı yürütülmesine karşın, dünya kamuoyunun ve tarih yazımının gündeminde çok daha geri planda kaldı. Nürnberg, Avrupalı ve Batılı kolektif hafızanın tam merkezinde yer alan bir savaşın, soykırımın ve Avrupa’nın yıkımının hesabıydı. Tokyo ise “öteki” savaşa, Batı’nın periferisinde konumlanan Asya-Pasifik coğrafyasına aitti. Hangi davaların tarihin ön saflarına taşındığı, hangi acıların “evrensel” ilan edildiği ve hangilerinin görece unutulmaya bırakıldığı -bütün bunlar uluslararası burjuvazinin tarih yazımının kendisi hakkında önemli şeyler söylüyor.
Japonya’nın savaştaki pozisyonu ve yenilgisi
Lenin, “Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması”nda kapitalist gelişmenin eşitsiz ve sıçramalı karakterini analiz ederken, “geç sanayileşen” ülkelerin bu eşitsizliğin yarattığı baskıyla zorunlu olarak daha saldırgan bir yayılmacılığa yöneldiğini ortaya koyar. Almanya, bu dinamiğin Avrupa’daki örneği iken; Japonya ise Asya-Pasifik’teki. Japonya kapitalist dünya sistemine geç katılmıştı ve bu sistemde pay kapabilmek için yalnızca bir yol açıktı: Savaş.
Japonya’nın 1940’ta resmen ilan ettiği “Büyük Doğu Asya Ortak Refah Alanı” doktrini ise, Asya’yı Batılı sömürgeciliğin boyunduruğundan kurtarma iddiasıyla yayılmacılığa Pan-Asyacı bir kılıf giydiriyordu; oysa pratikte bu söylem, bir işgal düzenini meşrulaştırmanın ideolojik aracından başka bir şey değildi. Gerçek içerik ise tanıdıktı: hammadde, ucuz işgücü ve pazar. Kore onlarca yıllık sömürge olarak zorla asimilasyona ve angaryaya maruz kaldı. Çin’de Nanking katliamları, işgal ekonomisinin vardığı vahşetin simgesi oldu. Endonezya, Malaya ve Filipinler’deki kaynaklar ise sistematik biçimde Japon savaş makinesine aktarıldı.
Bu süreçte zaibatsular -Mitsui, Mitsubishi, Sumitomo gibi büyük sanayi ve finans holdingleri- hem savaşın motoru hem de baş yararlanıcısı oldu. İşgal altındaki topraklardaki maden ocakları, fabrikalar ve altyapı projeleri büyük ölçüde bu holdinglerin denetimindeydi. Savaş onlar için bir ideoloji değil, kârlı bir iş modeliydi. [Bu nokta, yargılamalar söz konusu olduğunda belirleyici bir anlam kazanacak.]
1945’te Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombaları ve Sovyetler Birliği’nin Mançurya’ya girmesiyle Japonya’nın teslimiyeti kaçınılmaz hale geldi. 15 Ağustos 1945’te İmparator Hirohito teslimiyeti ilan etti. Bu konuşma, Japon halkının büyük çoğunluğunun imparatorun sesini ilk kez duyduğu andı -ve bu biricik otorite, ABD için yakında son derece kullanışlı bir araca dönüşecekti.
Mahkemenin kuruluşu
Tokyo Yargılamaları, resmi adıyla Uzak Doğu Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi, Nisan 1946’da faaliyete geçti ve Kasım 1948’e kadar sürdü. Mahkeme, Japonya’yı işgal eden ABD komutanı General Douglas MacArthur’un liderliğinde kuruldu.
Mahkemede on bir ülke temsil edildi: ABD, Sovyetler Birliği, Çin, İngiltere, Fransa, Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda, Hollanda, Hindistan ve Filipinler. Ancak mahkemenin fiili kontrolü başından itibaren ABD’nin elindeydi. Başsavcı Amerikalıydı, mahkeme dili İngilizce’ydi ve yargılama sürecinin genel çerçevesi MacArthur karargahı tarafından belirlenmişti.
Yargılanan 28 kişinin tamamı üst düzey askeri ve sivil liderlerden oluşuyordu. Bunların yedisi -aralarında eski Başbakan Hideki Tojo’nun da bulunduğu- idam cezasına çarptırıldı ve Aralık 1948’de idam edildi. On altısı ömür boyu hapis, ikisi daha kısa süreli hapis cezası aldı. Yargılama sürecinde iki sanık hayatını kaybetti, biri ise akıl sağlığı gerekçesiyle yargılanamaz ilan edildi.
İmparator Hirohito: Tahtın dokunulmazlığı
Tokyo Yargılamaları’nın en büyük siyasi “skandalı”, İmparator Hirohito’nun sanık sandalyesine hiç oturtulmamasıdır. Oysa Hirohito, savaş boyunca yalnızca sembolik bir figür değildi. Askeri operasyonlardan haberdardı, kritik kararlarda onayı alınıyordu ve Japon devlet yapısının hem hukuki hem de ideolojik tepesinde duruyordu. Japon milliyetçiliğinin ve militarizminin kutsallaştırılmış odak noktasıydı.
ABD emperyalizmi, bu konuda son derece bilinçli bir tercih yaptı. Hirohito yargılanırsa ne olurdu? Büyük olasılıkla idam edilecekti. Bu ise işgal altındaki Japonya’da ciddi bir istikrarsızlık riski taşıyordu. Ama asıl mesele siyasi istikrarın ötesindeydi: Hirohito, Japon halkı üzerindeki kutsal otoritesiyle, ABD’nin işgal yönetimini meşrulaştırmanın ve Japon toplumunu yeni düzene entegre etmenin en pratik aracıydı. Nitekim öyle de oldu. Hirohito 1989’daki ölümüne kadar tahtta kaldı; Japonya ise bu süreçte ABD’nin Asya’daki en sadık müttefikine dönüştü.
Zaibatsular: Savaşın görünmez ortakları
İmparatorun dokunulmazlığı tartışmaların odağına girdi. Ancak bir o kadar çarpıcı olan bir başka sessizlik daha vardı: Japon sanayi burjuvazisi, yani zaibatsular, yargılamalarda neredeyse hiç yer bulmadı.
Bu holdinglerin savaşla ilişkisi son derece somuttu. Mitsui ve Mitsubishi savaş uçakları ve deniz silahları üretiyordu. İşgal altındaki Kore, Çin ve Mançurya’da zorla çalıştırılan işçilerle işletilen maden ocakları ve fabrikalar bu holdinglere aitti ya da bunlar tarafından yönetiliyordu.
MacArthur yönetimi başlangıçta zaibatsuları dağıtmayı düşündü. Hatta bazı adımlar da atıldı. Ancak 1947-48’den itibaren Soyvetler’e karşı batı emperyalizminin yürüttüğü “Soğuk Savaş” politikalarının hızlanması ve Çin’de komünistlerin iktidarı almalarına ramak kalacak derecede güçlenmesi, ABD’nin Japonya politikasını köklü biçimde dönüştürdü. Artık öncelik, Japonya’yı komünizme karşı Asya’nın ekonomik kalesi olarak yeniden inşa etmekti. Bunun için ise zaibatsulara ihtiyaç vardı.
Tokyo Yargılamaları böylece savaşı “kimin yaptığı” sorusunu askeri liderliğe indirgedi. Savaşın maddi temelini -silah üretimini, işgal ekonomisini, zorla çalıştırmayı finanse eden ve bundan kâr eden sınıfı- hiç sorgulamadı. Çünkü o sınıfı yargılamak, savaşın sınıfsal karakterini kabul etmek anlamına gelirdi.
731 Birliği: Bilimin kılığına bürünmüş vahşet
Yargılanmayanlar meselesinin üçüncü ve belki de en karanlık halkası, 731 Birliği’dir. Resmi adı “Kwantung Ordusu Su Tasfiyesi ve Önleme Birliği” olan bu yapı, Japonya’nın Mançurya’daki Harbin yakınlarında kurduğu gizli bir biyolojik silah araştırma ve geliştirme merkeziydi.
Birliğin yürüttüğü deneyler insanlık tarihinin en ağır suçları arasında yer alır. Çoğunluğu Çinli, Koreli ve Sovyet savaş esirlerinden oluşan en az üç bin kişi canlı denek olarak kullanıldı. Veba, kolera, tifo ve şarbon gibi ölümcül hastalıklar kasıtlı olarak insanlara enjekte edildi. Donma deneyleri yapıldı. Organlar canlı canlı çıkarıldı. Hiçbir denek hayatta bırakılmadı.
Savaşın bitiminde Sovyetler Birliği, 731 Birliği mensuplarının da Tokyo Mahkemelerinde yargılanmasını ısrarla talep etti. Bu talep son derece meşru bir zeminе dayanıyordu: Zira söz konusu deneyler, Nürnberg’de Nazi doktorlarına yöneltilen suçlamalardan hiçbir şekilde ayrışmıyordu.
Ancak ABD, bu talebe kapıyı kapattı. Nedeni ise çok sonraları belgelendi: ABD ordusu, 731 Birliği’nin araştırma verilerini ve deneylerden elde edilen bulguları ele geçirmişti. General Shiro Ishii başta olmak üzere birliğin kilit isimleriyle gizli bir anlaşma yapıldı. Yargılanmayacakları güvencesi karşılığında veriler ABD’ye devredildi. Sovyetler’e kaptırılmaması gereken bu biyolojik silah birikimi, Soğuk Savaş’ın başlarında ABD için stratejik bir değer taşıyordu.
Galibin adaleti: Hiroşima ve Nagazaki
Tokyo Mahkemeleri’nin meşruiyet iddiasını en çıplak biçimde çökerten mesele, belki de hiçbir sanığın yargılanmadığı eylemlerden değil, mahkemeyi kuranların bizzat gerçekleştirdiği eylemlerden kaynaklanır.
6 Ağustos 1945’te Hiroşima’ya, 9 Ağustos’ta Nagazaki’ye atılan atom bombaları, doğrudan Japon halkını hedef aldı. İki şehirde birden, ilk günlerde tahminlere göre yüz yirmi bin ila iki yüz bin arasında insan hayatını kaybetti. Sonraki yıllarda radyasyona bağlı ölümlerle bu rakam çok daha yukarılara çıktı. Hayatta kalanlar -Japonca’da hibakusha olarak anılır- onlarca yıl boyunca radyasyonun yol açtığı hastalıklarla, damgalanmayla ve devlet tarafından uzun süre görmezden gelinmekle yaşamak zorunda kaldı.
Uluslararası hukukun o dönemki çerçevesinden bakıldığında bile bu saldırıların sivil halka yönelik olduğu açıktır. Tokyo Mahkemeleri’nde Japon sanıklara yöneltilen suçlamaların bir bölümü tam da bu türden eylemleri kapsıyordu: Sivil halka yönelik saldırılar, orantısız güç kullanımı, savaş hukukunun ihlali. Mahkeme, sanıkları mahkûm etmekte kullandığı ölçütleri galip devletlere hiçbir zaman uygulamadı. Bugün de “evrensel hukuk” denilen ucubenin, sadece emperyalistlerin çıkar ilişkileri ve hedefleri doğrultusunda işletilmesi gibi…
Japonya’nın yeniden silahlanması: Tarihin cilvesi mi, planın devamı mı?
2022 yılında Japonya, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından benimsediği ve onlarca yıl boyunca Asya’da sembolik de olsa bir güvence işlevi gören “barışçıl savunma doktrinini” fiilen rafa kaldırdı. 2022’deki 5.4 trilyon yenlik savunma bütçesi, 2023’te 6,8 trilyona, 2024’te 7.9 trilyona ve 2025’te 8.7 trilyona çıktı. 2025 mali yılı için ek bütçeyle birlikte toplam savunma harcaması 11 trilyon yene (yaklaşık 70 milyar dolar) ulaşarak GSYİH’nin yüzde ikisini aştı. Bu rakam, Japonya’yı savunma harcaması bakımından dünya üçüncüsü yapma hedefine hızla yaklaştırıyor.(nippon.com, 27 Haziran, 2025)
Üstelik bu yalnızca rakamsal bir değişiklik değil, niteliksel bir dönüşümün işareti. “Karşı saldırı kapasitesi” olarak adlandırılan yeni doktrin kapsamında, yaklaşık bin kilometre menzile sahip yeni nesil Tip-12 füzelerinin alımı için 177 milyar yen ayrıldı. Bu füzelerin Tayvan’a yalnızca 110 kilometre uzaklıktaki Yonaguni Adası başta olmak üzere Ryukyu adalar zincirine konuşlandırılması planlanıyor. Savaş sonrası Japon anayasasının ruhu fiilen devre dışı bırakılıyor.(thediplomat.com, 26 Aralık 2025)
Bu süreçte yeni Japon yönetiminin söylemi de belirleyici. Başbakan Sanae Takaichi, 7 Kasım 2025’te Japon Parlamentosu’ndaki oturumda, Çin’in Tayvan’a yönelik olası bir saldırısını Japonya için “varoluşsal bir tehdit” olarak nitelendirdi ve bu durumun Öz Savunma Kuvvetleri’nin askeri müdahalesine zemin hazırlayabileceğini açıkladı. Görevdeki bir Japon başbakanının bu denli açık bir savaş taahhüdü vermesi tarihte ilk kez gerçekleşiyordu. Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, Japonya’nın “kırmızı çizgiyi aştığını” ilan etti; Pekin, konuyu BM Genel Sekreteri’ne taşıyarak “Japonya silahlı müdahaleye kalkışırsa bu bir saldırganlık eylemi olur” açıklamasını yaptı.
Takaichi, Yasukuni Tapınağı’nı da Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı’ndaki teslimiyetinin 80. yıldönümü olan 15 Ağustos 2025’te ziyaret etti. Tapınak, Tokyo Yargılamaları’nda idam edilen A sınıfı savaş suçlularını da “şehit” olarak onurlandırıyor. Takaichi, 2024’te, başbakan olsa bile tapınak ziyaretlerini sürdüreceğini açıklamıştı. Bu ziyaretler yalnızca sembolik bir mesele değildir; savaş tarihinin nasıl yorumlandığına dair açık bir siyasi tutum beyanıdır ve Tokyo Yargılamaları’nı “haksızlık” olarak niteleyen çevrelere verilen zımni bir destek mesajıdır ve Japonya’nın 2. EPS döneminde olduğu gibi bugün de, emperyalistler arası paylaşım mücadelesindeki hedefini sürdürdüğünün göstergesidir.(globaltimes.cn, 8 Ekim 2025)
ABD-Japonya-Çin üçgeni: Eski düzenin yeni kılığı
Tüm bu gelişmeleri bağlayan eksen, hiç kuşkusuz ABD’nin Çin’e karşı yürüttüğü stratejik kuşatma politikasıdır. Tayvan Boğazı’ndaki gerilim, Güney Çin Denizi’ndeki çatışma hatları ve ABD’nin bölgedeki askeri varlığının yeniden yoğunlaşması vb. bütün bu tablo, Japonya’yı yeniden bir ön cephe devleti olarak konumlandırıyor.
Japonya’nın yeniden silahlandırılması, Washington’ın Asya-Pasifik’teki çıkarlarını korumak için Çin’e karşı inşa ettiği ittifaklar sisteminin parçasıdır. Güney Kore, Avustralya, Filipinler ve Japonya’yı kapsayan bu ittifak ağı, her geçen gün daha belirgin bir savaş hazırlığı görünümü kazanıyor.
Burada tarihin keskin bir cilvesiyle karşı karşıyayız: Japonya, onlarca yıl önce Asya’da ABD hegemonyasının pekişmesi için silahsızlandırıldı. Bugün ise yine aynı hegemonyanın pekişmesi için yeniden silahlandırılıyor. Araç değişti, amaç değişmedi.
Üçüncü Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın eşiğinde
Ukrayna’da süren savaş, Ortadoğu’nun alevlenen coğrafyası, İran’a yönelik saldırganlık savaşı, Tayvan üzerindeki gerilim ve büyük güçlerin hızlanan silahlanma yarışı -bunlar rastlantısal gelişmeler değildir. Bunlar, kapitalist emperyalizmin yeni bir paylaşım dönemine girdiğinin işaretleridir. Sermayenin küresel genişleme sınırlarına dayandığı, hegemonik güçlerin birbirinin alanlarına el atmaya başladığı dönemlerde savaş kaçınılmaz bir olasılık olmaktan çıkıp giderek yaklaşan bir gerçekliğe dönüşür. Bugün tam da böyle bir eşikte duruyoruz.
Ve böyle bir eşikte Tokyo Yargılamaları’na bakmak, yalnızca tarihsel bir merak değildir.
O yargılamalar bize şunu söyler: Emperyalist savaşın hesabı, emperyalistlerin kurduğu mahkemelerde sorulmaz. Galip adaleti, adaleti değil galibiyeti yansıtır. Kimin yargılandığı, kimin korunduğu, hangi suçların görünür kılındığı, hangi sınıfların dokunulmaz ilan edildiği -bunların tamamı siyasi tercihlerdir ve bu tercihlerin arkasında her zaman emperyalizmin hedefleri, yani somut sınıf çıkarları yatar.
Tokyo’da yargılanmayanlar -imparator, zaibatsular, 731 Birliği mensupları- bugün hala yargılanmıyor. Yalnızca isimler ve kurumlar değişiyor, mantık aynı kalıyor. Hesap sorulmayan tarih tekerrür eder. Ve bu tekerrürün bedelini, her seferinde olduğu gibi, savaşa sürülen işçi sınıfı ve ezilen-sömürülen halklar ödüyor.




