
Bir işçi direnişinin yalnızca ekonomik talepler etrafında şekillenmesi, o direnişin kendiliğinden bir mücadele düzeyinde kalmasına zemin yarattığı bir gerçektir. Sınıf mücadelesinin politik kimlik kazanmasının ise işçilerin kendi deneyimlerinden hareketle karşı karşıya oldukları sömürünün yalnızca patronların ve şirketlerin değil, kapitalist üretim ilişkilerinden ve bu ilişkileri koruyan faşist devletten kaynaklandığını kavramalarıyla mümkün olduğu açıktır.
Bu nedenle direniş alanının politik bir kimlik kazanması hayati önem taşıyan bir meseledir.
Aksi takdirde mücadele alanı burjuva siyasetinin farklı fraksiyonlarının müdahalesine açık hale kolayca gelebilir. CHP, Zafer Partisi ya da benzeri düzen partilerinin direniş alanında hegemonya kurmasına göz yumulduğunda, direniş işçi sınıfının bağımsız karakterinden uzaklaştırılarak düzen içi çözüm beklentilerini daha da fazla amaçlayan bir atmosfer yaratmaktadır. Bu doğrultuda mücadelenin kapitalist sömürü düzenine karşı bir itiraz olmaktan çıkması ve sermaye ile emek arasındaki uzlaşmanın sınırları içine hapsolması kaçınılmazdır.
Marksist açıdan devletin, sınıflar üstü ve tarafsız bir kurum olmadığı, egemen sınıfın çıkarlarını güvence altına alan bir baskı aygıtı olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Bu nedenle de işçi direnişinin politikleşmesi, vurguladığımız şekilde yalnızca patrona veya şirkete karşı değil, patronun çıkarlarını koruyan hukuki, siyasi ve ideolojik aygıtlara karşı da bir bilinç geliştirmeyi görev edinerek temellendirilebilir.
Düzen partilerinin müdahalesi ise tam aksine mücadeleyi, devlet kurumlarından medet uman, sermaye düzeninin meşruiyetini sorgulamayan bir hatta çekmeyi amaçlamaktadır. Sınıfın bağımsız politik hattı korunmadığında direniş alanı, düzen içi aktörlerin kendi çıkarları için rol aldığı bir sahneye dönüşmektedir.
Bu gerçeklikte işçiler ise, direnişin öznesi olmaktan çıkarak farklı burjuva siyaseti figürlerinin düzen içi siyasetini üretebildiği alanda figürana dönüştürülmektedir.
Oysa ki devrimci perspektif açısından esas almamız gereken görev, işçilerin kendi örgütlülüklerine, kendi siyasal programlarına ve kendi sınıf çıkarlarına dayanarak politik bir kimliğe sahip olan direnişi sürdürmeleridir.
Ancak ve ancak bu zeminde kurulan bir direnişin, tekil bir patron-şirket “sorununu” aşarak sermaye düzenine ve sermayenin çarklarını çeviren devlete gereken öfkeyi yönelten ve daha geniş bir sınıf mücadelesini doğurabilecek bir rolü edinebileceğini bilmeliyiz.
Biriken öfke nereye yönelmelidir?
İşçi sınıfının mücadele tarihinin de kanıtladığı gibi, kendiliğinden ortaya çıkan ekonomik mücadeleler, siyasal bir perspektifle birleşmediğinde ya geçici kazanımlarla sonuçlanmış ya da zamanla sistem tarafından soğurulmuştur. Tarihimizden öğrendiğimiz bu dersle, sınıf mücadelesinin yalnızca ücret, çalışma saatleri veya temel işçi hakları etrafında yürütülmemesi gerektiği gerçeğini görmek önemlidir.
Ekonomizm çizgisinden kurtulmanın tek yolu da budur. İşçiler, kendi mücadelelerinin sermaye düzeninin bütününe karşı olduğunu kavramadıkları sürece, her kazanım, geçici ve her yenilgi daha fazla yıkıcı olacaktır. İşte bu sebeple direniş alanları, ayrıca siyasi mücadele alanı olmak zorundadır. Orada hangi sloganların atıldığı, hangi örgütlerin yer aldığı, hangi taleplerin yükseldiği ve mücadelenin hangi çerçevede anlatıldığı kritik öneme sahiptir çünkü tarihte de olduğu gibi her daim ideolojik mücadele, sınıf mücadelesiyle beraber yürümektedir ve yürümek zorundadır.
Burjuva partilerinin direniş alanlarına yalnızca dayanışma göstermek için gelmedikleri, tam tersine mücadeleyi kendi siyasal sınırları içine çekmek için geldikleri aşikardır. İşçilerin biriken öfkesini düzen karşıtı bir politik hat yerine, seçim süreçlerine ve düzen içi reform taleplerine yönlendirmeye çalıştıkları görülmektedir.
Bu durum özellikle her kriz döneminde daha görünür hale geliyor. Komprador burjuvazi ve onun siyasi temsilcileri, biriken toplumsal öfkeyi yıllardır kontrol altına alabilmek için mücadeleyi sistem açısından yönetilebilir sınırlar içine sıkıştırmaya çalışıyor.
İşçi sınıfının düzen dışı bir konumdan çıkarak sınıf bilinciyle politikleşmesinin, onların çıkarlarına bir tehdit olduğu ortadadır. Bu atmosferde bizim görevimiz ise direniş alanlarında sınıf uzlaşmacılığına karşı saf tutmak, ideolojik müdahalede bulunmak ve biriken öfkeyi, zulmün ana kaynağına yönelten örgütlü bir mücadelede ısrar etmektir.



