
Haziran ayı gelince, tıpkı Mayıs ayı gibi, Türkiye devrimci-demokrat kamuoyunu yakından ilgilendiren direnişler, ölümler bir bir gözümüzün önüne gelir.
“Karalı bir haber düşmüş geliyor, Kardeş Nazım aman aman” diyen Ruhi Su, Nazım Hikmet’in ölüm haberini veriyor. Sonrasında Hüseyin Cevahir, Mete Atilla Ermutlu, Tamer Arda gibi yiğit devrimciler ve Proletarya Partisi’nin ölümsüz kadroları İsmail Bulut, Yıldız Çiçek ve Doğan Karadağ “Haziran’da ölmek zor” dercesine faşizme karşı direnişte ölümsüzleştiler.
Bu kısa anmadan sonra konumuza başlayabiliriz.
15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi, Türkiye işçi sınıfı tarihi açısından en önemli günlerden biri, belki de en önemlisidir. Bu direnişten öğreneceğimiz hala çok şey var. Günümüzdeki dağınık, birbirinden kopuk işçi direnişlerini görünce bu büyük direnişten ders çıkarmamız gerekiyor.
15 Haziran 1970 tarihinde Türkiye tarihinin en büyük işçi eylemi başladı. Kısa sürede yüz binlerce işçiyi bulan ve iki gün süren eylemlerde işçiler gösterdikleri direnişle komprador kapitalistlerin uykusunu kaçırdı!
15-16 Haziran direnişi, işçilerin sendikalaşma hakkının engellenmesine yönelik çıkarılacak yasa tasarısına karşı işçilerin isyanıydı. Devletin ve sermaye sınıfının çıkarları doğrultusunda hareket eden Türk-İş sendikasının tek etkin güç olabilmesi için, DİSK ve diğer sendikaların tasfiyesine yönelik bir yasa tasarısı oluşturuldu. Söz konusu işçi sınıfının çıkarları olunca biraraya gelen burjuva partileri birlikte hareket etmekten geri durmazlar. O dönemin hükümeti AP, CHP ile işbirliği yaparak bir yasa tasarısı hazırladı.
Tasarı, 274 sayılı Sendikalar Kanunu ile 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi ve Grev ve Lokavt Kanunu’nda değişiklik yapılmasını içeriyordu. Bu tasarıyı önce komisyondan sonra da meclisten geçirdiler. Tasarıda, toplu sözleşme ve grev haklarını kısıtlayan, işçilerin özgürce sendika seçmelerini engelleyen hükümler bulunmaktaydı. Bununla birlikte, Türk-İş sendikası dışındaki sendikaları bitirmek için “Bir işçi sendikasının Türkiye çapında faaliyet gösterebilmesi için o iş kolundaki toplam işçi sayısının üçte birini üye kaydetmiş olması gerekir” ve “işçi federasyonlarının faaliyet gösterebilmesi için o iş kolundaki toplam işçi sayısının üçte birini üye kaydetmiş olması gerekir” gibi maddeler bulunmaktaydı.
Bu yasa tasarısına karşı DİSK’in eylem kararıyla birlikte işçiler 15 Haziran’da harekete geçti. Başta İstanbul ve Kocaeli olmak üzere bölgedeki fabrikalarda direniş başladı. Eyleme, fabrika içerisinde başlayan işçiler daha sonra kent merkezlerine doğru kitleler halinde yürüyüşe geçtiler. Yürüyüşte olan işçiler, yolları üzerindeki fabrikalarda çalışan işçileri de eyleme katarak büyüyorlardı.
DİSK’e üye işçilerin yanı sıra Türk-İş’e üye işçiler de eyleme katılarak sendikalaşma hakkının gaspına karşı işçilerin birlikte hareket ettiğinin mesajını verdiler.
16 Haziran günü işçiler daha da kitleselleşerek 150 bini aşmışlardı. Devletin kolluk kuvvetleri olan polis ve askerler bazı bölgelerde barikat kurarak işçilerin geçişlerini engellemek istemişlerdi, fakat bunda başarılı olamadılar. Büyük bir inançla yürüyen işçiler, tek tek barikatları aşarak yollarına devam ettiler. Polisin sert saldırılarına karşı çatışmaktan bir adım geri atmadılar.
Yüzlerce işçinin yaralandığı çatışmalarda üç işçi hayatını kaybetti. İşçiler o kadar kitlesel ve güçlüydü ki, çatışmalarda gözaltına alınan arkadaşlarını karakolu basarak polisin elinden geri almışlardı.
İşçilerin kini ve öfkesi giderek büyüyor, devletin kolluk kuvvetleri etkisiz kalıyordu. Hükümetin ve patronların korkusu giderek kabusa dönüyordu. Devlet eylemleri kırmak için İstanbul, Kocaeli, Sakarya ve Zonguldak illerinde sıkı yönetim ilan etti.
16 Haziran günü öğleden sonra İçişleri Bakanı ve DİSK yöneticileri bir toplantı gerçekleştirdiler. Bu toplantıdan sonra dönemin DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler radyodan işçilere seslenerek eylemlerin sonlandırılması çağrısını yapmıştır. Devlet ağzıyla konuşan Türkler, grev kırıcılığı rolüne soyunmuştur.
Direnişin sona ermesinin ardından DİSK’e bağlı sendikaların merkez ve şubelerine polis baskını düzenlendi, pek çok işçi ve sendikacı gözaltına alındı. Bununla beraber eylemlere katılan ve bazısı işçi önderi olan 5 binin üzerinde işçi işten atıldı.
Bu büyük direnişin sonucu olarak Anayasa Mahkemesi TİP’in başvurusunu kabul ederek, yeni sendika yasasını “Anayasaya aykırılık” gerekçesiyle iptal etti.
15-16 Haziran işçi direnişi Türkiye işçi sınıfı tarihi açısından en önemli günlerden biri, belki de en önemlisidir. Bu direnişten öğreneceğimiz hala çok şey var. Günümüzdeki dağınık, birbirinden kopuk işçi direnişlerini görünce bu büyük direnişten çıkardığımız dersleri pratiğe uygulamak gerekiyor.
15-16 Haziran işçi direnişinin 56. yılında sokakları kuşanmak, işçi ve emekçi kitlelerle birleşik bir mücadele yaratarak, 7-8 Temmuz’da Türkiye’de yapılacak 36. NATO Güvenlik Zirvesi’ne karşı kitlesel bir karşı koyuş örgütlemek önümüzdeki en önemli devrimci görevlerden bir tanesidir.
Emperyalist saldırganlığın-savaş tehlikesinin arttığı, işçi ve emekçiler cephesinde ekonomik ve sosyal yıkımların gün geçtikçe büyüdüğü bir dönemde işçileri örgütlemek, kitleleri sokağa çağırmak, fiili ve meşru direnişlerde ısrar etmek, devrimci bir sorumluluktur.
“Devrim kitlelerin eseridir” anlayışına uygun olarak, egemen güçlerin çok yönlü ve kapsamlı saldırılarına hedef olan kitlelerin haklı mücadelelerine destek olmak; biriken öfkeyi açığa çıkarıp devrimci bir perspektifle örgütlemek gerekiyor.
İşçi sınıfı içinde neden örgütlenmeliyiz?
Sonuna kadar devrimci olan tek sınıf ve kapitalist barbarlığı yıkacak ana güç olduğu için. Bilimsel sosyalizmi kuracak, insanın insan tarafından her türlü sömürüsünü ortadan kaldırıp, insanla insanın, insanla doğanın uyumlu yaşamasını sağlayacak ana üretici sınıf olduğu için işçi sınıfı içinde ideolojik ve politik güç olmak zorundayız.
1970’li yılların başında nüfusun % 80’inin köylü olduğu Türkiye’de bile “fabrikalarda komünist hücre kurun” diyen liderin ardılları olarak bugünkü iktisadi yapıda tüm enerjimizi işçi örgütlenmelerine ayırmalıyız.
Şiddete dayalı bir devrim olacağı için ve devrimin kitlelerin eseri olacağı için, kapitalistlerin çarkını durdurmak ve özgür geleceğimizi kazanmak için sınıf mücadelesini geliştirmek, büyütmek zorundayız.
İşçi sınıfı içinde çalışmanın önemi üzerine Kaypakkaya yoldaşın yaptığı açıklamaları tekrar tekrar okuyup güncellemeliyiz.
Kaypakkaya yoldaşın “işçileri devrime hazırlama”, “devrim propagandası yapma” söylemleri bizlere sorumluluklar yüklüyor. Kitlelere sınıf bilinci taşımak, onlarla somut talepleri doğrultusunda ilişki kurmak ve işçi sınıfı örgütü olmak olmazsa olmaz görevimizdir.
Kaypakkaya, bu nedenle şunları açık olarak belirtmişti: “… proletarya, mülkiyetle bütün bağlarını koparmıştır. Modern sanayinin özel ürünü ve esas ürünüdür. Modern sanayinin gelişmesiyle birlikte gelişir ve güçlenir. Geçmişi değil, geleceği temsil eder. Özel mülkiyetin korunmasını değil, kesinlikle ortadan kaldırılmasını ister. Bu nitelikleri dolayısıyla da toplumun bütün emekçi kesimlerinin, bu düzenden acı çeken insanlığın tümünün kurtuluşunu, tarih, işçi sınıfının omuzlarına yüklemiştir. İşte biz, bu sınıfın öncü müfrezesiyiz…”
AKP-MHP iktidarının yarattığı baskı ve korku rejimini dağıtmak, tüm devrimci-demokrat kesimlerin faşizme karşı birleşik mücadelesini örgütlemek için 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi’nin sınıf kiniyle mücadeleyi geliştirmek zorundayız.



