GüncelMakaleler

GÜNCEL | “Derinleşen Kriz ve Rejimin Yol Haritası”

"Faşist iktidar; militarizmi, otoriterliği, baskıyı, sömürüyü ve ırkçılığı her gün yeni politikalarla güçlendirmektedir. Bu durum karşısında, birlikte mücadele ve güçlü bir devrimci çıkış zorunlu hale gelmiştir"

Türkiye’de Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren, “devletçi batılılaşma modeli” üzerinden gelişen sermaye birikimi, özellikle 1980 sonrası neo-liberal dönüşümle birlikte yeni bir aşamaya geçti. 24 Ocak Kararları ve 12 Eylül Askeri Faşist Darbesi, Türkiye’de kapitalizmin yeniden yapılandırılmasının temel dönüm noktası oldu.

12 Eylül rejimi yalnızca devrimci, sosyalist ve sol hareketi ezmek için değil; aynı zamanda işçi sınıfının örgütlü gücünü kırmak ve neo-liberal politikaların önünü açmak için inşa edildi. Sendikaların zayıflatılması, grevlerin yasaklanması, taşeron çalışma modellerinin yaygınlaşması ve özelleştirmelerin hız kazanması bu dönemin temel özellikleri oldu.

Bu gelişmelerle birlikte, uzun süredir yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda yapısal bir siyasal kriz de yaşamaktadır. Bugün yaşanan kriz; yüksek enflasyon, işsizlik, yoksulluk ve geleceksizlikten ibaret değildir. Kriz aynı zamanda devletin yeniden yapılandırılması, sermaye klikleri içindeki güç dengelerinin değişmesi ve emekçi halkın siyasal denetim altında tutulmasıyla ilgilidir.

Bu nedenle, gelinen aşamada AKP ile CHP arasındaki gerilim yalnızca iki parti arasında basit bir seçim rekabeti olarak değerlendirilemez. Yaşanan çatışma, kapitalist düzenin hangi siyasal araçlarla sürdürüleceği ve yönetileceği sorusunun merkezinde şekillenmektedir.

Yaşanan çatışmanın kökleri AKP’nin kuruluşu ve hükümete getirilmesi sürecine kadar götürülebilir. AKP, 2002 sonrasında neo-liberal dönüşümü daha ileri bir aşamaya taşıma, inşaat merkezli büyüme modeli, finansallaşma, özelleştirmeler ve düşük ücret rejimi üzerinden yeni bir sermaye birikim modeli kurdu. Anadolu merkezli “muhafazakâr sermaye” grupları büyütülürken, devlet kaynakları belirli sermaye çevrelerine aktarıldı.

Son yıllarda TÜSİAD, MÜSİAD ve savunma sanayisi merkezli yeni sermaye çevreleri arasındaki gerilim daha görünür hale geldi. TÜSİAD geleneksel sanayi ve finans kapitalin temsilcisi olarak hareket etmektedir. Küresel piyasalarla uyum, hukuk güvenliği ve uluslararası sermaye ilişkileri bu kesimin temel öncelikleridir.

MÜSİAD ise AKP döneminde büyüyen “muhafazakâr sermayeyi” temsil etmektedir. “Devlet destekli büyüme modeli” olarak adlandırılan, gerçekte ise devlet aygıtını kendi klik çıkarı olarak kullanma biçiminde özetleyebileceğimiz bir pratikle, kamu ihalelerinin peşkeş çekilmesi ve inşaat sektörü bu sermaye fraksiyonunun yükselişinde belirleyici olmuştur. “Savunma sanayisi”nde AKP döneminde, R.T.Erdoğan’ın aile bağlarının olduğu ve halktan toplanan vergilerle önü açılan ve büyütülen Baykar gibi şirketler devlet destekli teknoloji sermayesinin yeni yüzü haline geldi. “Milli savunma” söylemi altında büyüyen bu yapı, aynı zamanda militarizmin ekonomik temelini de güçlendirmektedir.

Bu yapı altında Anadolu’da küçük ve orta işletmelerin de örgütlenmesi (ki AKP’nin tabanı) sağlanmıştır. Bu sermaye grupları arasındaki mücadele, kamu kaynaklarının paylaşımı ve devlet üzerindeki hegemonya mücadelesidir.

Bu bağlamda, AKP’nin siyasal karakterini yalnızca muhafazakâr ideolojiyle açıklamak eksik kalacaktır. AKP aynı zamanda Türkiye’de neo-liberal kapitalizmin en sert uygulayıcılarından biri oldu. Özelleştirmeler, kamu hizmetlerinin piyasalaştırılması, esnek çalışma biçimleri ve sendikasızlaştırma politikaları AKP döneminde daha da hız kazanmıştır. AKP ilk iktidar dönemlerinde, reform ve liberal söylemleri öne çıkarırken, özellikle 2010 sonrasında rejim adım adım seçimsiz, parlamentosuz faşist diktatörlüğe geçiş için yolları döşemeye başlamıştır. Gezi İsyanı, 15 Temmuz sonrası OHAL rejimiyle birlikte, devlet faşist saldırılarını daha da yoğunlaştırdı.

Faşizmin gemi azığa alması ve sınıfsal çıkarlar

Bugün AKP-MHP iktidarının politikaları doğrultusunda, milliyetçilik, dini muhafazakârlık ve güvenlikçi politikalar üzerinden baskı üretiliyor. Ekonomik kriz derinleştikçe siyasal baskı mekanizmaları da genişletilmektedir. Genel olarak, kapitalist-emperyalist sistem ekonomik ve politik kriz dönemlerinde daha ırkçılaşmaya ve daha da açıktan faşizme doğru yol aldığı bilinen bir gerçektir. Bu yol ve gerçeklik, (klik) yandaş sermaye düzeninin korunmasını temel amaç haline getirmiştir.

Örneğin bu konuda geçmiş tarihsel dönemde, Adolf Hitler, II. Emperyalist Paylaşım Savaşı öncesinde, Almanya’da 1933’de iktidara gelince, büyük tekellerin desteğini arkasına alarak; iç politikada, yasaklar, tutuklamalar, katliamlar ve son derece azgın faşist uygulamalarıyla toplumu susturmaya ve teslim almaya çalıştı.

Yine, Benito Mussolini İtalya’da 1922’de iktidara geldikten sonra, yerel yönetimlerin seçilmiş yapıları kaldırıldı ve merkezi hükümet tarafından atanan yöneticiler kullanılmaya başlandı. Bu uygulama özellikle 1926’dan itibaren yaygınlaştı. Belediyelerde seçilmiş belediye başkanları ve meclisler yerine rejime bağlı “podesta” (Türkiye’de kayyum politikasına denk geliyor) adı verilen atanmış yöneticiler getirildi. Mussolini’nin faşist rejimi yerel yönetimleri merkezileştirme ve muhalefeti ortadan kaldırma politikasının bir parçasıydı.

Günümüzde ise AKP-MHP iktidarı, bu tarihsel sürece benzer bir politika izlemektedir. Adolf Hitler ve Benito Mussolini gibi gerçekte tekelci burjuvazinin andaki politikasının temsilcisi olarak ortaya çıkan şahsiyetler, iç politikada kendilerine ayak bağı olacak güçleri tasfiye etmek, kendi kliklerini güçlendirmek için ne yaptılarsa, AKP-MHP iktidarı da aynı ayak izinde ilerlemektedir. Tek farkla, Türkiye gibi ülkelerde faşizm; komprador burjuvazinin anlık bir politikası değil, devletin kuruluşundan beridir uygulanan yönetim biçimidir. Kaldı ki Türkiye’de faşizm sadece bir devlet yönetim biçimi değildir. Aynı zamanda siyaset etme biçimidir.

Bu gerçekleri en iyi bilen CHP kendisini temsil eden burjuva kliktir. Nitekim CHP düzen sınırları içinde, “hak, hukuk, adalet” söylemleri eşliğinde demokratikleşme, hukuk devleti ve kurumsal restorasyon ekseninde muhalefet etmektedir.

CHP, temsil ettiği hâkim sınıf kliğinin sınıfsal çıkarları ve siyasal karakteri nedeniyle, egemen düzenin sınırlarını aşmayan bir yolda ilerlemektedir. Çünkü CHP’nin temel hedefi, mevcut sistemi daha “rasyonel” ve “kurumsal” biçimde ve elbette kendi temsilcisi olduğu kliğin çıkarları temelinde yeniden işler hale getirmektir. Bu bağlamda, CHP-AKP arasındaki çekişme yalnızca siyasal mücadelede ideolojik ya da kültürel farklılıklardan değil, aynı zamanda sınıfsal çıkarların çatışma alanıdır.

Bu anlamda, CHP ve AKP arasındaki siyasal söylemde laiklik, demokrasi, hukuk devleti gibi değerler üzerinden görünse de, esas olan çatışmanın temelinde sermaye kliklerinin ekonomik, siyasal ve ideolojik çıkarları yer almaktadır. Toplum laiklik-muhafazakârlık ekseninde kutuplaştırılırken, işçi sınıfının ekonomik-demokratik çıkarları geri plana itilmektedir. Aynı fabrikada çalışan iki işçinin biri dini kimlik üzerinden AKP’ye, diğeri seküler kimlik üzerinden CHP’ye yakınlaşabilir. Ancak her iki işçi de aynı sömürü koşulları altında yaşamaktadır. Bu nedenle, gerçek bölünme kültürel değil, sınıfsaldır.

Diğer yandan, “Mutlak Butlan” tartışması yalnızca teknik bir hukuk meselesi değildir. Esas olarak, AKP ve devletin siyasal alanını yeniden dizayn etme hesaplarıyla ilgilidir. Türkiye’de yargı hiçbir dönemde zaten bağımsız bir mekanizma olmamıştır. Bu eşyanın tabiatı gereği böyledir. Günümüzde ise, AKP iktidarı muhaliflerini bastırmak için, mücadele araçlarından biri olarak kullanılmaktadır.

Bu nedenle, CHP’ye yönelik olası hukuki müdahaleler yalnızca parti içi krizi olarak değil, burjuva muhalefetin sınırlandırılması ve denetim altına alınması girişimidir. Bu gidişat ile muhalefete yönelik yargısal müdahalelerle önümüzdeki dönem toplumu bekleyen sancılı sonuçlar olacaktır. Bu bağlamda olabilecek saldırılar şöyle özetlenebilir; siyasal alan daralır, sendikal mücadele baskılanır, toplumsal muhalefet kriminalize edilir, işçi sınıfının örgütlenme olanakları zayıflar ve ortadan kaldırılır.

Bu nedenle, CHP’nin düzen içi bir parti olması, tavırsız kalınması anlamına gelmez. Ayrıca söylemde de olsa var olan demokratik haklara yönelik müdahalelerin önemsiz olduğu anlamına da gelmez. Bu anlamda, mevcut gelişmelere karşı tutum; hem düzen sınırları içinde kalan muhalefeti eleştirmek-mahkum etmek, hem de faşist devletin yargı müdahalelerine karşı, demokratik hak ve özgürlükleri savunmak gerekir. Bu konuda, düzen muhalefetine eklemlenmeden bağımsız siyasal hattın koruması yaşamsal önemdedir. Tarihsel deneyimler göstermiştir ki düzen içi muhalefete yedeklenen sol hareketler zamanla siyasal etkilerini kaybetmiştir.

 

Birleşik mücadele şimdi değilse ne zaman?

Bu gerçekler ışığında, burjuvazinin herhangi bir kliğinin arkasında yedeklenmeden halkın bağımsız muhalefetini örgütlemek gerekir. Çünkü bizim gibi ülkelerde anti-faşist, anti-emperyalist mücadele sadece bir demokrasi ve özgürlükler meselesi değil aynı zamanda sınıf mücadelesinin bir parçasıdır.

Çünkü emekçilerin ortak sorunları vardır: düşük ücret, işsizlik, güvencesizlik, barınma krizi, eğitim ve sağlık hizmetlerine erişimde eşitsizlik, baskıcı devlet politikaları vb. Bu nedenle birleşik-birlikte mücadele yalnızca seçim ittifakı anlamına gelemez. Asıl mesele; iş yerlerinde, mahallelerde, üniversitelerde ve sokakta ortak direniş ağlarının kurulmasını sağlamaktır.

Birlikte mücadele yalnızca politik bir tercih değil, tarihsel bir zorunluluktur. Çünkü Türkiye’de özgürlük, eşitlik ve demokrasi mücadelesi, sermaye düzenine karşı emek eksenli bir toplumsal dönüşüm mücadelesinden ayrı düşünülemez. Düzen içi kutuplaşmanın ötesine geçmek, emekçi halkın bağımsız siyasal gücünü yaratmak ve sömürüye karşı mücadeleyi büyütmek temel olandır.

Faşist iktidar; militarizmi, otoriterliği, baskıyı, sömürüyü ve ırkçılığı her gün yeni politikalarla güçlendirmektedir. Bu durum karşısında, birlikte mücadele ve güçlü bir devrimci çıkış zorunlu hale gelmiştir.

Bunun için, işçi sınıfı, gençlik hareketleri, kadın hareketleri, Kürtler, Aleviler ve ekoloji hareketleri olmak üzere, parçalı mücadele etme yerine geniş, demokratik birlikler kurarak mücadeleyi büyütme günüdür. Bu anlamıyla 7-8 Temmuz NATO toplantısına karşı kurulan birlikleri daha fazla büyütmek, burjuvazinin “Ankara merkezli” siyasetine karşı, halkın bağımsız siyasetini güçlendirmek gerekir.

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Diğer içerik
Kapalı
Başa dön tuşu