
İşçi sınıfının durumu, tanımlanması ve tarihsel misyonu üzerine tartışmalar, kapitalist toplumun egemenliğinden beri yapılıyor.
Türkiye’de ise özellikle 1980’li yıllarda bu tartışmalar başladı. İşçi sınıfının kapitalizmdeki yerinin ve merkezi öneminin azaldığını söyleyen birtakım devrimci örgütler, yeni liberal rüzgara kapılıp parlamento yolunu tutarak reformist harekete dönüştüler.
“Sanayi devrimlerinin sonucunda, kapitalizm, yeni bir aşamaya, makineli üretim aşamasına girdi. Kapitalist üretim ilişkileri yavaş yavaş toplumun içinde egemen olmaya başladı ve işçi sınıfı (proletarya) ile burjuvazi arasındaki savaşım, yeni çağın başlıca içeriği haline geldi.” (Kapitalist Toplum, Zubritski, Mitropolski Kerov-Kapitalist Toplum- 7. Baskı, s. 80)
Evet, savaşım devam ediyor. Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet varlığını koruduğu sürece sınıf kavgası devam edecek.
Paris Komünü’yle iktidara gelen işçiler, özel mülkiyeti yıkıp toplumsal mülkiyet düzenine geçtiler. Üretimdeki ve toplumdaki konumları açısından belirleyici sınıf olduklarını somut olarak insanlık tarihine yazdılar.
Her şey değişip dönüştüğüne göre işçi sınıfı da değişim gösterdi, gösteriyor. Bir dönem on binlerce işçinin çalıştığı fabrikalar, maden ocakları, tersaneler; yeni üretim modelleriyle, teknik-teknolojik gelişmeyle azaltıldı. Az işçiyle daha fazla sermaye biriktirmeye başladılar.
Uluslararası kapitalist pazarın durumuna göre sermaye sahipleri, üretime ve işçilerin üretimdeki durumuna devamlı müdahale etti. Fordist, post-Fordist, Keynesyen model, esnek model gibi birçok üretim modeliyle üretimi ve işçileri denetimde tutmaya çalıştılar.
İşçilerin birçok zorlukla kurduğu sendikalar zamanla patronların denetimine girdi. Sarı sendikalar dünyanın birçok ülkesinde patron yanlısı aktif bir faaliyet yürütüyor.
Bu duruma tepki gösteren sınıf devrimcileri, devrimci-demokratik alternatif sendikalar kurarak işçilerin haklarını savunmaya çalışıyor. Üretimde robotların ve yapay zekânın kullanılması kapitalistlere büyük kâr sağlıyor. Ağır sanayide işçilerin sayısında azalma olurken, hizmet sektöründeki işçilerde çok ciddi artışlar oluyor.
Bu artış sanayideki ürün artışından kaynaklanıyor. Sanayideki ürünlerin nakliyesi, mağazada hazırlanması, pazarlanması ve satılması için çalışan tüm işçiler sanayi sektörü işçileridir.
Beş sene önce Almanya’da bir döküm fabrikasında (ZF.Nürnberg) 1.350 kişi çalışıyorken şimdi bu sayı 800’e düştü. Üretim miktarı ise aynı şekilde devam ediyor. Robotların gelmesiyle çıkarılan işçilerin birçoğu hizmet sektöründe iş buluyor. Robotik sistemler ve otomasyon, birçok imalat ve montaj sektöründe insan emeğinin yerini aldı, alıyor. Bu sayede sanayi üretimi artarken (daha fazla katma değer yaratılırken), çalışması gereken insan sayısı azalıyor ve çıkarılan işçiler eğitim, finans, turizm, bilişim ve sağlık gibi hizmet sektörlerine kaydırılıyor. İşçi sayısı genel oranda artarken, üretim biçimi ve farklı üretim sektörlerine göre işçi sayısında değişiklikler oluyor.
Artı-değer sömürüsü, dünyanın her yerinde devam ediyor. Bu sömürü sürdükçe farklı biçimlerde de olsa sınıf mücadelesi varlığını koruyacak. Kapitalist toplumun nicelik olarak en büyük nüfusu, işçilerdir. İşçi sınıfının nicelik ve nitelik desteği olmadan toplumsal dönüşüm mümkün değildir.
Dünyanın ve Türkiye’nin birçok yerinde sınıf savaşı devam ediyor. Ya işçi merkezli çalışmalarla işçi sınıfı hareketi olunur ya da dışarıdan destekçi olunur. Dışarıdan destekle sınıf hareketi olunamayacağı için tüm gücümüzle fabrikalarda, organize sanayi bölgelerinde, tarım işçileri içinde işçi hücreleri oluşturup işçilerle organik bağ kurmalıyız.
Doruk Maden işçilerinin mücadelesi, kapitalistlere karşı açık bir meydan okumaydı; işçilerle burjuvazi arasındaki açık bir sınıf kavgasıydı.
Devlet aracılığıyla, polis zoruyla işçilere saldıran burjuvazi, işçi hareketinin büyümesi karşısında anlaşmak zorunda kaldı. Ekonomik taleplerle ortaya çıkan bu direniş disiplinli, iradeli bir duruşla kazanmayı başardı. AKP-MHP iktidarına karşı işçi sınıfının gücünü gösterdi. İşçilerin direnişi tüm muhalif kesimleri biraraya getirdi.
Tüm devrimci-demokratik muhalefetin yanında düzen partileri de işçilerin yanında saf tuttu. Bu bize işçi sınıfının toplumsal muhalefette ve mücadelede rolünü bir kez daha gösterdi. 15-16 Haziran işçi direnişi, tekel işçileri direnişi, Zonguldak maden işçilerinin yürüyüşü gibi mücadeleler Türkiye işçi sınıfının nicelik ve nitelik olarak büyük bir güce ulaştığını gösteriyor.
Toplumsal değişim ve dönüşüm için işçilere ideolojik-politik bilinç vermek sınıf devrimcilerinin olmazsa olmaz görevidir.
İşçi sınıfı devrimcisi İbrahim Kaypakkaya, bu konuda şunları açık olarak belirtmiştir: “… proletarya, mülkiyetle bütün bağlarını koparmıştır. Modern sanayinin özel ürünü ve esas ürünüdür. Modern sanayinin gelişmesiyle birlikte gelişir ve güçlenir. Geçmişi değil, geleceği temsil eder. Özel mülkiyetin korunmasını değil, kesinlikle ortadan kaldırılmasını ister. Bu nitelikleri dolayısıyla da toplumun bütün emekçi kesimlerinin, bu düzenden acı çeken insanlığın tümünün kurtuluşunu, tarih, işçi sınıfının omuzlarına yüklemiştir. İşte biz, bu sınıfın öncü müfrezesiyiz…” (Seçme Yazılar)
Yeni yönelimin temel öğesi olan işçi çalışması ve sınıf sendikacılığı önümüzde bir görev olarak duruyor. Yakına ama daima ileriye adımlar atmanın zamanı şimdi. Tarihsel materyalizmin ışığında, Avrupa ve dünya genelinde yükselen ırkçılığa, militarizme ve her türden gericiliğe karşı fabrikaları örgütlemek en önemli enternasyonal görevimizdir. Patronları ancak işçilerin birliği yenebilir.



